Overblog Suivre ce blog
Editer la page Administration Créer mon blog
/ / /

 

 

TÜRKİYELİ DEMOKRATLARLA ULUSLARARASI DAYANIŞMA

 

4 Ekim 2011 günü, terörle mücadele polisinin yeni bir baskını KCK davası kapsamında 150 kişinin daha tutuklanmasıyla sonuçlandı. Baskınlar, Diyarbakır ve Gaziantep’te gerçekleşirken, İstanbul’da da 83 BDP militanı ya da yöneticisinin aralarında bulunduğu 90 kişi gözaltına alındı. Ayrıca, Ragıp Zarakolu’nun oğlu, siyasal bilimler doktora öğrencisi ve Belge Yayınlarında editör Deniz Zarakolu, yazar Aziz Tunç, Özgür Gündem gazetesinin editörü Kazım Şeker, Deniz Zarakolu’nun arkadaşı genç siyasal bilimler öğrencisi Büşra Beste Önder de İstanbul’da ve DİHA Haber Ajansının muhabiri Aydın Yıldız Antep’te, Azadiya Welat gazetesinin eski genel yayın yönetmeni Tayyip Temel Diyarbakır’da gözaltına alındı. 10 Ekimde, tutuklanma sırası sıra ünlü çevirmen Ayşe Berktay’a gelmişti. 12 Ekimde Frankfurt Uluslararası Kitap Fuarı’nda olan Ragıp Zarakolu, oğlu Deniz ve uzun süredir cezaevinde tutulan Belge Yayınları çevirmeni Suzan Zengin için görkemli bir dayanışma çağrısında bulundu. Aynı zamanda, Türkiye’de düşünce özgürlüğü geleneğinin canlı simgesi olan ve uzun bir geçmişe sahip Belge Yayınlarının maruz kaldığı polis saldırılarının yinelenmesini kınadı.

Zarakolu’nun endişe verici açıklamaları, bu kitabın yazarını da kapsayan Türkiye hakkında uzman kişiler için,  on senedir Devlet şiddetinin ve aşırı milliyetçiliğin görece hafiflediği, kültürel ve siyasî çoğulluğun ifade edilebildiği demokratik Türkiye’nin durumunun aciliyetinin farkına varmaları için bir işaret oldu. Geçen on yıl boyunca Türkiye’de demokrasiyi yaşatmaya çalışanlarla dayanışma ödevinin zorunluluğu kendini hissettirdi. Ragıp Zarakolu’nun çağrısını böyle yorumladık. Araştırmacıların, editörlerin, öğrencilerin dayanışmaları ifade edilmeliydi. Türkiye’deki baskılar, sadece bu ülkedeki demokratlara yönelmiyor, sanat, edebiyat ve bilimsel araştırmayla oluşan demokrasi fikrininin kendisine bir saldırıydı. 12 Ekim 2011’de bir zorunluluğa dönüşen bu dayanışmayı örgütlemenin yollarını arama zamanı gelmişti.

 

« Editörümüz, mühendis, Bilgi Üniversitesi’nde doktora öğrencisi Deniz Zarakolu, mecliste temsil edilen yasal parti BDP’nin Akademisinde Aristo’nun Politika eseri hakkında verdiği konferans nedeniyle tutuklandı. Deniz Zarakolu, Thomas Hobbes üzerine bir kitabın yazarı ve ‘Yurttaşlık Felsefesinin Temelleri‘nin çevirmenidir. Talihin ironisi öyle ki, Zarakolu bundan 11 yıl önce, Türk yargı sisteminin sorunlarını inceleyen bir kitabı (‘The Independence of Judges and Lawyers in the Republic of Turkey: Report of a Mission’, 1999, Centre for the Independence of Judges and Lawyers, Geneva) da Türkçeye tercüme etmişti. Ayrıca Bilgi Üniversitesi Yayınları için bilimsel eserleri çeviriyor ve Avrupa’dan gelen insan hakları savunucusu örgütlerin delegasyonlarına tercümanlık yapıyordu. Tutuklanan yazarımız Aziz Tunç da 1978 Maraş katliamı üzerine bir kitap (‘Maraş Kıyımı - Tarihsel Arka Planı ve Anatomisi’) yazmıştır. Maraş ve çokkültürlülük hakkında yazmakta olduğu kitap için çalışmaları devam etmekteydi. Terörle mücadele yasası bahanesiyle, yargı prosedürünün başlaması için en az bir yıl daha tutuklu olarak beklemek zorunda kalacaklar. Bunun tek sebebi, yasal bir siyasi partiye üyelik ve BDP’nin Siyasal Bilimler Akademisi’nde verilen bir konferans. Oysa ki, buna benzer akademiler, Almanya, İsveç ve Norveç gibi ülkelerde sosyal demokrat partilerin bir geleneği olduğu gibi, CHP ve AKP bünyesinde de düzenleniyor. Tutuklanan kişiler arasında, Ayşe Berktay ve A. Dursun Yıldız da var. Daha önce Almanya’da yaşayan, iki sene cezaevinde kalan ve bu süre içinde sağlık sorunları başgösteren çevirmenimiz Suzan Zengin de iki ay önce serbest bırakıldı. On gün önce bir kalp ameliyatı geçiren Zengin, o günden beri komada. Büyük yazık! Astım hastası oğlum Deniz Zarakolu’nun sağlığı için ve cezaevindeki tecrit koşulları yüzünden Aziz Tunç için endişeliyiz. Yakın zamanda, Suzan Zengin, Tesa Hofmann yayınları için “Sürgün, Katliam ve Anadolu Hıristiyanlarının yokedilişi” başlığıyla gerçekleştirilen bir kolokyumun bildirilerini çevirmişti. Ayrıca Belge Yayınları’ndan çıkan “Kıbrıs Elen Edebiyatı”, “Selanik Öyküleri” ve “Süryani Halk Öykü ve Türküleri”ni Türkçeye kazandırmıştı. Frankfurt Kitap Fuarı’na ilk kez 1991’de gelmiştim. O dönemde, yazarımız İsmail Beşikçi Kürtler hakkında yaptığı araştırmaları nedeniyle cezaevindeydi. O günden bugüne ne değişti? Eşitlik, özgürlük ve barış için mücadele eden herkes tutuklandı. Hepsi farklı kültür ve halkların birarada yaşayabileceğine inanıyor. İnsanlık ve hakikat mücadelemiz sürüyor! »

 

Ragıp Zarakolu’nun yıllar önce eşi Ayşe Nur ile birlikte atıldığı mücadele yeniden başlıyordu. İkisi de, yarım yüzyıldır Türkiye toplumunun demokratikleşme çabalarının önplanında yer almış ve Türkiye’yi siyasî, kültürel ve entellektüel özgürlüklerin ülkesine dönüştürmeye çalışmışlardı.  Türkiye’de « farklı kültürler ve düşüncelere saygının yaygınlaşması » uğruna sürdükdükleri mücadelelerinin bedelini, yıkıcı cezaevi deneyimleriyle ödediler. Bu tutumun yaygınlaşması, Türkiye tarihi konusunda bilgi üretilmesine ve hakikat arayışına bağlıdır. Böylesi bir çalışma, entellektüel ve siyasî özgürlükleri olduğu kadar toplumsal özgürleşmeyi de gerektiriyor. Ülkenin üstün entellektüel geleneğine sadık kalan Ayşe Nur ve Ragıp Zarakolu, bilimsel ve bağımsız yayıncılığa asalet katmışlardır. Ragıp Zarakolu’nun Türkiye’deki entellektüel ve siyasî katkılarına paha biçilemez. Ülkesinde kültür ve demokrasi uğruna angajmanıyla, bu tür bir mücadelenin nasıl tüm insanlık için faydalı olduğunu göstermiş, özgürlük, hakikat ve insan onuru gibi ortak evrensel değerlerin tanınması için uğraşmıştır. Ragıp Zarakolu’nun tüm hayatı demokrasiye inanç ve demokratik değerleri savunan kararlı eylemlerce belirlenmiştir.

Ragıp Zarakolu, 1948’te Büyükada’da doğdu. Babası Remzi, adanın vali yardımcısıydı. Ragıp, Adalar nüfusunun çoğunluğunu oluşturan Rum ve Ermeni cemaatlerinin üyeleriyle birlikte büyüdü. 1968’de Ant ve Yeni Ufuklar dergileri için yazılar kaleme almaya başladı. 1971’de, “Amnesty International ile yasadışı ilişkiler” gerekçesiyle hakkında soruşturma açıldı ve beş ay cezaevinde kaldı. 1972’de, Ant dergisinde çıkan Ho Chi Minh ve Vietnam Savaşı hakkında makalesi nedeniyle yeniden iki senelik hapis cezasına çarptırıldı ve bu süreyi Selimiye Kışlası’nda geçirdi. 1974’te genel af sayesinde özgürlüğüne kavuştu. Bu dönemde, Türkiye’deki farklı düşüncelerin ve kültürlerin kendilerini ifade edebilmelerinin tek yolu olan düşünce özgürlüğü için mücadeleye kendini adadı. Eşiyle birlikte, 1977’de Belge Yayınları’nı kurdu, ardından kuruluşunda bulunduğu Demokrat dergisinin yabancı haberler bölümünü yönetmeye başladı. 1980 darbesine kadar, Belge Yayınları, özellikle teorik ve akademik kitaplar yayımlıyordu. Ardından, siyasi suçluların kaleme aldığı bir dizi bastı : şiir kitapları, öyküler, romanlar. Ayrıca, Yunan edebiyatından çeviriler, Ermeni meselesi ve Türkiyeli Yahudiler hakkında kitaplar Belge Yayınları’nın yayın listesine girdi. Kürt sorunuyla ilgili de birçok kitap hazırladılar. Ermeni Soykırımıyla ilgili yayınlar, Yves Ternon ve Vahakn Dadrian’ın klasikleşmiş ancak Türkiye’de yasaklı incelemelerinin çevirileri, George Jerjian’ın “Gerçek Bizi Özgür Kılacak. Ermeni-Türk Barışması”, Dora Sakayan’ın “Bir Ermeni Doktorun Yaşadıkları Garabet Haçeryan'ın İzmir Güncesi” kitapları 2005’te yeni suçlamalara sebep oldu. Kasım 2007’de, David Gaunt’un, Asur, Kildani ve Süryani azınlıklara dair incelemesi “Katliamlar, Direniş, Koruyucular” yayımlandı.

Belge Yayınlarının siyasî, entellektüel ve ahlakî açıdan son derece önemli bu editörlük faaliyetleri, sürekli olarak hem iktidara hem de mafya ağlarına hedef olmasına yol açtı. Yayınevi, kurulduğu günden beri sansürle karşılaşıyordu. Zarakolu çifti hakkındaki soruşturmalar, hapis cezaları, kitap stoklarına el koyulması, yayınların imhası veya ağır para cezasıyla sonuçlanıyordu. Ragıp Zarakolu, Demokrat dergisindeki siyasî yazıları nedeniyle 1982’de kısa bir süre cezaevinde kaldı, ardından 1991’e kadar yurtdışında yaşadı. 1995’te, aşırı sağcı bir grup, Belge Yayınlarının bürosuna bombalı saldırı düzenledi. Eşinin 2002’de erken ölümünün ardından ve yinelenen hapis cezalarından sonra, Ragıp Zarakolu hakkındaki soruşturmalar bitmek bilmiyordu. Türkiye’de yurttaş haklarının ve ifade özgürlüğünün bu denli sistematik bir şekilde ihlaline başkaldıran Zarakolu, bu hakları savunmak için eylemlere girişti. 1986’da kurulan İHD’nin (İnsan Hakları Derneği) 98 kurucu üyesinden biri oldu. 2007’de TYB’nin (Türk Yazarlar Birliği) Yayın Özgürlüğü Komitesinin başına geçti. Ayrıca, Uluslararası Yayıncılar Birliği IPA’nın yayıncılık özgürlüğü komitesinin Türkiye’deki temsilcisi ve Uluslararası Yazarlar Birliği PEN-Club Tutuklu Yazarlar Komitesi’nin başkanıdır.

Ragıp Zarakolu, ülkesinde dur durak bilmeyen bir zulme maruz kalsa da, uluslararası düzeyde onurlandırılıyor ve prestijli ödüllere layık görülüyor. 21 Nisan 2005’te, Paris Belediyesi’nde, Belediye Başkanı Bertrand Delanoë, Zarakolu’na, Ermeni soykırımı hakkında yayınları için Cesaret Madalyasını takdim etti. Aynı sene, Norveç Kültür Bakanı ve Norveçli Yazarlar Birliği’nin ortak olarak sunduğu « İfade Özgürlüğü » ödülünü aldı. 2008’de çalışmaları Uluslararası Yayıncılar Birliği IPA’nın « Yayıncılık Özgürlüğü » ödülüne değer görüldü. Ayrıca, Türk Yayıncılar Birliği’nin « Düşünce ve İfade Özgürlüğü », Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin « Basın Özgürlüğü » ödüllerinin sahibidir ve yakın zamanda Türkiye’de Ermeni tarihini, kültürünü ve edebiyatını tanıttığı çalışmaları Ermenistan Milli Kütüphanesi’nin « Hagop Megapart » onur ödülüne layık görülmüştür. 2010’da, Uluslararası Yazarlar Birliği PEN’in, 1960’dan beri sürdürülen « Because Writers Speak Their Minds » ifade özgürlüğü kampanyalarının ellinci yıldönümünde seçilen 50 yazarın arasındadır.

Ekim 2011 başındaki olaylar, oğlunun tutuklanması, Suzan Zengin’in uzun süreli mahkumiyetinin sonucunda hayatını kaybetmesi, editörün demokrat aydın ve yurttaş hakları aktivisti hayatında karşılaştığı en ağır zorlukları teşkil ediyordu. Frankfurt’tan hemen İstanbul’a doğru yola çıkan Ragıp Zarakolu, sanıkları etkin bir şekilde savunmaya çabalarken, 28 Ekimde tutuklandı. Aynı baskı dalgası esnasında, Türkiye’nin sosyal bilim çevrelerinin tanınan ismi, Marmara Üniversitesi’nde Siyasal Bilgiler ve Anayasa Hukuku Profesörü, resmî tarihyazımı konusunda uzman Büşra Ersanlı da tutuklandı. İronik şartlarda, Bilgi Üniversitesi’nde “Türkiye Cumhuriyeti Tarihinin İhtilaflı Meseleleri” başlıklı uluslararası oturuma moderatörlük yapacağı günün arifesinde gözaltına alındı. Terörle Mücadele ekipleri aynı gün BDP’nin İstanbul’daki bürolarına baskın düzenleyerek 48 kişiyi daha gözaltına aldılar. 28 saatlik bir ifade ve uzun bir gözaltından sonra, Beşiktaş Adliyesi, 1 Kasımda Ersanlı ve Zarakolu’nun terörle mücadele yasası gereğince “silahli terör örgütüne üye olmaktan” tutuklanmasına ve önleyici tevfikatına karar verdi. Edirne’de yüksek güvenlikli cezaevinde bulunan oğlu Deniz Zarakolu gibi, Ragıp Zarakolu da terör suçlularının bulunduğu ve koşullarının zalimliğiyle tanınan Kocaeli cezaevine gönderildi. Büşra Ersanlı da, Deniz Zarakolu’yla aynı anda tutuklanan Büşra Beste Önder’in de bulunduğu Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevine sevkedildi. Sanıkların evlerinde el konulan belgeler ve uzun sorgulamalar, “terörizm” ithamının ne denli boş ve dayanaksız olduğunu gösteriyor. Ragıp Zarakolu’nun Metris yüksek güvenlikli cezaevinden yazdığı ve avukatının basınla paylaştığı mektup bu keyfî yöntemleri ifşa ediyordu :

 

“          Gözaltına alınmam ve yasadışı örgüt üyeliği ile suçlanmam, Türkiye'de yaşayan tüm aydın ve demokratlara ilişkin bir korkutma ve özellikle Kürtleri yalnızlaştırma kampanyasının bir parçasıdır.

Evimi aramak için gelen emniyet mensupları, bir  yayıncının, yazarın evinde ne bulabileceklerse sadece onları buldular ve suç delili olarak onları da zapt altına aldılar.

Bunlar içinde basılmış ve piyasada serbestçe satılan Ender Öndeş'in Habiba adlı kitabı, Doğan Özgüden'in Vatansız Gazeteciler kitabının ikinci  cildi, Yüksel Genç'in Barış Süreci ismini taşıyan kitabı, Alman Belgelerinde Ermeni Soykırımı adlı kitabın basıma hazırlanan taslakları, Eski Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Milletvekili Sırrı Özbek'in yeni kitabına yazdığım arka kapak yazısı ve Ermeni Sözlü Tarih Çalışması isimli kitap taslağı  da bulunmaktadır.

Önümüzdeki hafta Berlin'de ve ondan sonraki tarihlerde de sırası ile Amerika Birleşik Devletleri'ndeki  Colgate Üniversitesi, Los Angeles ve Michigan'da katılacağım konferanslardan önce böyle bir tutuklama ya maruz bırakılmam karşısında, hükümetin vereceği cevapların olması gerekir.

Emniyet'te tüm banka kartlarıma kredi kartlarıma el konulmuş ve adli emanete alınmıştır.

Yargılanma hakkımı hangi tarihte kullanabileceğim belirsizdir ve bunun aylarca sürebileceği herkesçe malumdur.

Bana üyesi olmakla suçlandığım örgütle ilgili hiçbir soru sorulmamış ve yalnızca yazdığım, yayına hazırladığım eserler ve yaptığım konuşma ya da katıldığım herkese açık toplantılarla ilgili yorumlar yapılarak bilgime başvurulmuştur.

Toplumsal linç kampanyası haline getirilen bu gözaltı furyasına herkesin ortaklaşa tepki göstermesi ve yasadışı uygulamalara bir son verilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Selam ve sevgiler.”

 

Fakat, tutukluların sesleri islamcı medyanın provokasyonlarıyla susturuluyordu. Mesela, antisemitizme başvurup, demokrat aydınların yurtseverliği (ya da Türklüğü) hakkında şüpheler yayarak, saygınlıklarını yitirmelerini amaçlıyorlardı. Büşra Ersanlı’nın eski eşinin yahudi olduğu Yeni Akit gazetesi tarafından kamuya duyuruldu ve bu, akademisyenin ne denli önemli bir tehdit oluşturduğunun kanıtı olarak sunuldu. Medyanın linç kampanyalarına Ergenekon ve KCK sanıklarının özel hayatlarıyla ilgili bilgilerin manipüle edilmesi ve İnternet sitelerinde korsanlıklar eklendi. Lekeleme ve iftira kampanyaları durmak bilmedi, iktidardan bağımsız basının gücünü giderek kaybetmesiyle ve avukatların bile tutuklanmasına kadar varan daimî yıldırma politikaları uygulandığı için bu kampanyalara karşı koymak daha da zorlaşıyordu.

Türkiye’deki kitlesel tutuklamalara karşı protestolar, riskli olmalarına rağmen, giderek artıyordu. Eski İstanbul Belediye Başkanı Ahmet İsvan, Eski Büyükelçi Temel İskit, yazar Yaşar Kemal ve birçok akademisyenin (Cemal Kafadar, Fatmagül Berktay, Günay Göksu Özdoğan, İbrahim Kaboğlu, İsenbige Togan) kaleme aldığı protesto bildirisi 700 imzayla kamuoyuna sunuldu.

 

“          Türkiye’de ve uluslararası akademik çevrelerde yaptığı bilimsel ve toplumsal çalışmalarla tanınan Marmara Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nün eski Bölüm Başkanı ve Siyaset Bilimi hocalarından Prof. Dr. Büşra Ersanlı’nın da aralarında bulunduğu 70 kişinin daha “KCK” adı verilen operasyonlar kapsamında gözaltına alınması, hepimizde derin kaygılar yaratmıştır.

Sivil siyasetin önünün açılması, Türkiye’nin özlemini çektiği yeni anayasanın yapılması ve ülkede kalıcı bir barışın kurulması için, yıllardır canla başla çalışan ve bir süre önce BDP Parti Meclisi ve Anayasa Komisyonu’nda görev alan Prof. Dr. Büşra Ersanlı’nın gözaltına alınması, demokrasi ve hukuk devletine inanan tüm kesimlerde ciddi infiale neden olmuştur.

Prof. Dr. Büşra Ersanlı’nın gözaltına alınması, Türkiye’nin, eşitlik, barış, sosyal adalet, akademik ve siyasi özgürlükler içinde, gerçek bir demokrasiye ulaşma çabalarına vurulmuş ağır bir darbedir.

Prof. Dr. Büşra Ersanlı’nın ve ülkemizde barış, demokratik hak ve özgürlükler mücadelesi veren gözaltında ya da tutuklu tüm sivil siyasetçilerin, akademisyenlerin, gazetecilerin acilen serbest bırakılmalarını talep ediyoruz. Ciddi ve somut kanıt olmadan, ilkel bir “düşünce suçu” zihniyetiyle insanların gözaltına alınması ve tutuklanması insan haklarına aykırıdır.”

 

Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi “Yetti Artık” başlıklı bir bildiri yayımladı. Yine Ankara’da, editör Zarakolu’nun “kitaplarıyla yeniden buluşabilmesi” için bir dayanışma gecesi düzenlendi. Büşra Ersanlı’nın serbest bırakılması için bir İnternet sitesi kuruldu. Akademisyen Neşe Özgen, İzzettin Önder, Beyza Üstün, antropoloji çalışmaları, gazetecilik ve sosyal haklar adına faaliyetleri nedeniyle tutuklanan araştırmacı Müge Tuzcuoğlu’nun özgürlüğüne kavuşması için bir açık mektup kaleme aldılar. Tutuklu öğrenciler de, güçlü bir dayanışma ağı sayesinde « Ögrencime dokunma ! » kampanyasıyla savunuldu. Ekim 2011’de Ragıp Zarakolu ve Büşra Ersanlı’nın tutuklandıkları günlerde öğrencilere karşı düzenlenen yeni bir gözaltı dalgasından sonra kendiliğinden oluşan hareket “Tutuklu Öğrencilerle Dayanışma İnsiyatifi” de bu dayanışmaya katıldı. Bu grup, daha önce bireysel vakalar etrafında örgütlenen protesto hareketlerine eklemlendi. Örneğin, 1 Şubat 2010’da bir kimlik kontrolü esnasında gözaltına alınan ODTÜ master öğrencisi H. Erdemir, 23 Haziran 2011’e kadar cezaevinde kalmıştı. Galatasaray Üniversitesi öğrencisi Cihan Kırmızıgül, 20 Şubat 2010’da gözaltına alınmış ve ancak 25 ay sonra, 23 Mart 2012 tahliye edilmişti. TÖDİ (Tutuklu Öğrencilerle Dayanışma İnsiyatifi) eylemlerini öğrenci tutuklamalarının kitlesel niteliğine dikkat çekerek daha genel bir mücadele olarak sürdürdü.

Büşra Ersanlı ve Ragıp Zarakolu gibi çok değerli entellektüel figürlerin tutuklanmaları uluslararsı kamuoyunun dikkatini Türkiyeli demokrasi militanlarının durumuna çekmesini sağlayan bir etken oldu. Dünya çapında büyük bir hareket örgütlendi. Birçok dilde bildiriler yayımlandı, İngilizce olarak « Stop Arbitrary Detentions in Turkey [Keyfî tutuklamalar durdurulsun] » ve Almanca olarak Working Group against Genocide for International Understanding (Uluslararası Uzlaşma için Soykırım Karşıtı Çalışma Grubu) girişimiyle « Sofortige Freilassung von Ragip und Deniz Zarakolu - Setzen Sie der politisch motivierten Verhaftungswelle in der Türkei ein Ende! [Ragıp ve Deniz Zarakolu hemen serbest bırakılsın – siyasi tutuklamalara son verin] » bildirileri yayımlandı. Fransa’da siyaset bilimciler meslektaşları Büşra Ersanlı’yla dayanışmalarını ifade ettiler.

PEN-Club Uluslararası Yazarlar Birliği komiteleri, özellikle de New York temsilciliği, Ragıp Zarakolu’nun özgürlüğüne kavuşması için çağrılar yaptı. ABD’de, Jeri Laber Human Rights Watch, ülkenin en önemli insan hakları örgütü, 28 Nisan 2012’de, o sırada şartlı tahliye edilmiş olan Ragıp Zarakolu’nu 2012 ödülüyle onurlandırdı. Bu konudaki açıklamasında Zarakolu şöyle diyordu : « Bu çok önemli ödül ve yayıncılık özgürlüğüne desteğiniz için teşekkürler. Bu ödülü sadece kendi adıma değil, Türkiye ’de hapishanede bulunan tüm yayıncılar, yazarlar ve gazeteciler adına almaktan gurur duyorum. Tahliye edilmiş olsam da, antidemokratik yasalar gerekçesiyle ve adil olmayan mahkemelerce yeniden tutuklanma tehdidi altındayım. Sebepsiz tutuklandım ve beş ay sonra hiçbir sebep sunulmadan tahliye edildim. Siyasi militan değilim. 40 senedir, insan hakları savunucusu ve editörüm. » Fransa’da CCAF (Ermeni Dernekleri Koordinasyon Konfederasyonu) Belge Yayınları’nın, genel yayın yönetmenleri hapisteyken faaliyetlerini sürdürebilmesi için fon topluyordu ve İstanbul’dan kitap sipariş ediyordu. Türkiye’de insan hakları ve özgürlükleri konusunda Brüksel’de faaliyet gösteren hükûmet dışı örgüt Info-Turk, Ragıp Zarakolu’nu “Özgürlük Ödülü”ne layık gördü. Ayrıca, Zarakolu Martin Ennals ödüllerine de aday gösterildi. İsveçli milletvekilleri ve GİT hareketinin kurucuları tarafından da Ragıp Zarakolu’nun Nobel Barış Ödülüne aday gösterilmesi önerildi.

Avrupa’da tutuklu aydınlarla dayanışma hareketi genişliyordu. Le Monde gazetesinde, 29 Ekim tutuklamalarından iki hafta sonra serbest sütunda yayımlanan bir makaleyle, araştırmacılar, Türkiye’de hürriyetlerin katli dönemecine gelindiğini ifşa ediyorlardı. Makalenin yazarları, eylemlerine, Türkiye hakkında uluslararası bir çalışma grubu (GIT – Groupe International de Travail) kurarak devam etmeye karar verdiler. Fransızca, İngilizce ve Almanca, üç dilde yazılan ve çoğu Paris’te çalışan, farklı uyruklardan veya kökenlerden 33 araştırmacı ve uzmanın imzasıyla, ortak bir hedef için bir çağrı metni kaleme aldılar : Türkiye’de veya başka ülkelerde araştırma ve öğretim özgürlüğünü, temel demokratik bir hak olarak savunmak. Bu bildiri, geniş çaplı bir imza kampanyasına dönüşürken, 21 Kasım 2011’den 15 Şubat 2012’ye kadar geçen süre zarfında dört ayrı imzacı listesi oluştu. Böylece, ilk çağrının yazarları, dünya çapında entellektüel ve bilim adamlarını kapsayan bir bilgilendirme ve dayanışma platformu kurdular.

GİT’nin ilk ayağı Paris’te kuruldu (www.gitfrance.fr), bu uluslararası ağa katılmak isteyen diğer ülkelerdeki meslektaşlara çalışma grubunun işleme kuralları önerildi (www.gitinitiative.com). Merkezsiz ve yatay olarak çalışan gruplar, araştırma ve öğretim etkinliklerinin gerektirdiği siyasi özgürlükler ilkesine istinaden büyük bir özerklik içinde örgütlendiler. ABD, İngiltere, İtalya, Yunanistan, İsrail, Romanya gibi değişik ülkelerden bir çok araştırmacı bildiriyi imzaladı. Ayrıca, GİT Kuzey Amerika grubu gibi bazı ülkelerde çok faal çalışma grupları kuruldu. Harvard Üniversitesi’nden London School of Economics’e geçen Ayça Çubukçu gibi üyeler bireysel olarak da, The Guardian gibi önemli gazetelere ve dünya çapında haber sitelerine makaleler gönderdiler. Yurtdışında yaşayan Türkiye kökenli ya da uyruklu araştırmacılar çalışma gruplarına katıldılar ve Türkiye’nin kaderinin, demokrasi mücadelesinin seçkin aydınlarca sınırlarötesinde de sürdürülmesine bağlı olduğunu gösterdiler.

Kişisel tepkiler de, Paul Auster’in “gazeteciler ve yazarların tutuklu olduğu” Türkiye’nin davetini geri çevirmesi gibi eylemlerle ifade ediliyordu. Hürriyet Gazetesine Ocak 2012’de yaptığı açıklamalarda, Auster bu konuda ısrarlıydı ve “Kaç tane gazeteci ve yazar bugün hapishanede? Yüzlercesi mi?” diye soruyordu. Başbakan Erdoğan, Paul Auster’in öfkesinin seçici olduğunu ve İsrail’deki insan hakları ihlallerine tepki göstermediğini söyledi ve Reuters’e göre, partililerinin önünde Auster’in daveti geri çevirmesiyle ilgili “Bu Türkiye’yi aşağılamaktır” dedi. PEN’in mücadeleleriyle son derece ilgili ve bu konuda hassas olan Paul Auster, Başbakana Uluslararası Yazarlar Birliği’nin istatistiki verilerini hatırlatarak cevap verdi :

"Başbakan, İsrail hakkında ne düşünürse düşünsün, gerçek şu ki İsrail'de ifade özgürlüğü var. Ne bir yazar ne de gazeteci hapiste. Uluslararası PEN tarafından derlenen son sayılara göre Türkiye'de şu anda yaklaşık 100 yazar hapiste. Dünyadaki PEN merkezleri tarafından davası yakından izlenen Ragıp Zarakolu gibi bağımsız yayıncılardan söz etmiyorum bile. Bütün ülkeler sayısız sorunla mücadele ediyor Sayın Başbakan, buna benim ülkem ABD ve sizin ülkeniz Türkiye de dahildir. Aslolan şu ki, kusurlu ve kuşatılmış her ülkedeki koşulları iyileştirmek için, sansürsüz ve hapis cezası tehdidi olmayan bir yayın ve ifade özgürlüğü bütün kadın ve erkekler için kutsal bir haktır."

Hükûmet baskı politikalarında ısrarlı bir şekilde, 13 Ocak 2012’de olduğu gibi yeni baskınlar ve tutuklamalar düzenledi. Ayrıca, önceki sanıkların itham edildiği (hayali) suçların vahametini teyid etmek istedi. 19 Mart 2012’de, İstanbul Cumhuriyet savcısı Adnan Çimen, “yasadışı örgüt üyesi” olmakla suçladığı Büşra Ersanllı’nın 15 yıldan 22,5 yıla kadar hapsini, Ragıp Zarakolu’nun “yasadışı örgüte yardım ve yataklık” suçundan 7,5 yıldan 15 yıla kadar hapsini istedi. 2400 sayfalık iddianame, 2 Temmuz 2012’den itibaren, 193 sanığın (ki aralarındaki 143 kişi “önleyici tutukluluk” kararıyla cezaevindeydi) duruşmasının yapılacağı Silivri Ağır Ceza Mahkemesine gönderdi. Hükûmet, baskılarını doğrulamak ve her türlü muhalefeti sindirmek için, tehditkar açıklamalar yapıyordu. İdris Naim Şahin’in 26 Aralık 2011’de verdiği demeç buna bir örnek teşkil eder :

“          Bir tarafta hukuksuzluk, bir tarafta hukuk çerçevesinde yapılan bir mücadele var ancak terör örgütünün yürüttüğü çalışma sadece dağda, bayırda, şehirde, sokakta, gece arka sokaklarda haince pusu kurarak yaptığı saldırılardan ibaret değil, sadece silahlı terör değil. Bunun bir başka ayağı daha var. Psikolojik terör var, bilimsel terör var. Terörü besleyen arka bahçe var. Bir başka ifadeyle propaganda var, terör propagandası var. (…) Neyiyle veriyor, belki resim yaparak tuvale yansıtıyor. Şiir yazarak şiirine yansıtıyor, günlük makale, fıkra yazarak oralarda bir şeyler yazıp çiziyor. Hızını alamıyor terörle mücadelede görev almış askeri, polisi doğrudan çalışmasına, sanatına konu yaparak demoralize etmeye çalışıyor. Terörün arkadan dolanarak arka bahçede yürüttüğü faaliyetler ki arka bahçe İstanbul'dur, İzmir'dir, Bursa'dır, Viyana'dır, Almanya'dır, Londra'dır, her neyse, üniversitede kürsüdür, dernektir, sivil toplum kuruluşudur. (…) Şimdi dağdaki ile belki kırsaldakiyle mücadeleniz kolay bana göre ama bu arka bahçede ayrık otu ile tereler birbirine karışıyor. Hepsi yeşil renkte görünüyor. Birbirine karışıyor, kimisi zehirli, kimisi faydalı. Hangisinin faydalı, hangisinin zehirli olduğunu ancak yeyince anlıyorsunuz. (…) Önce o arka tarafı ayırt etmekte neticede zorlanıyoruz. O ayırt etmekteki zorluktan yararlanarak 'ben de maydanozum, ben de iyi otum, ben iyi iş yapıyorum' diyor. 'Bir şey söylüyorum, bana karışma, ben de bu bahçedeyim' diyor. Yani demokrasinin bütün nimetlerinden yararlanarak terör her yere bir şekilde ayrık otu gibi uzanmış vaziyette. (…) Ne o zaman peki, devlet nedir, ne yapar? Devlet düzendir, devlet hukuktur, devlet hiyerarşidir, devlet mülkiyettir, devlet namustur, devlet özgürlüktür, eğitimdir, sağlıktır, devlet hayatın ta kendisidir. (…) Domuz etinden Zerdüştlüğe kadar, bilmem hangi ulustan, kardeşlikten, çok özür dilerim eşcinselliğe kadar, her türlü namussuzluğun, ahlaksızlığın, gayriinsani durumun olduğu bir ortam. Girişi var, çıkışı yok. Girişi korku, çıkışı ölüm. Böyle bir yapı.”

 

Devlet terörünün bu şantajlarını redderek, düşünce suçlularının uluslararası destekçileri tepkilerine hız verdiler. Öncelikle, Türkiye’de düşünce ve ifade özgürlüğüne baskıları duyurabilecek her türden haberin yaygınlaştırılmasına karar verdiler. Ayrıca, yüksek güvenlikli cezaevlerinde tutulan düşünce suçlularının ve hücrelerinde unutulan yüzlerce öğrencinin durumu hakkında bilgi toplayıp yaydılar.

Fransa’da, İngiltere’de, Kuzey Amerika’da geleneksel medyalar olduğu kadar sosyal paylaşım siteleri, sosyal medyalar, bloglar, İnternet sitelerinde seferber olundu. Tutukluların siyasî tavırlarını ifade ettikleri açıklamaları ve mektupları başarılı bir şekilde yaygınlaştırıldı ve kamuoyunda yankı buldu. Büşra Ersanlı’nın tutukevinden yazdığı mektup ve Ragıp Zarakolu’nun Türk inkarcılığının son derece tehlikeli olduğunu belirttiği ve buna karşı mücadelenin, entellektüel bir çaba olarak kalmaması gerektiğini, keyfî şiddet uygulamalarının sosyal adaleti ve temel özgürlükleri tehdit ettiğini vurguladığı TBMM’ye açık mektubu örnek gösterilebilir.

Uluslararası ölçekte başka eylemler de örgütleniyordu. İçişleri Bakanı’nın sözleri toptan çürütüldü, GİT bu konuda bir basın açıklaması yaptı. GİT Fransa, Türkiye’deki tüm tutuklu öğrencilere dayanışma mektupları gönderilmesi eylemini düzenledi ve bilhassa Cihan Kırmızıgül’ün durumuyla ilgilendi. Ayrıca, aslında bir kazadan ibaret olan Mısır Çarşısı “bombalı saldırılarıyla” suçlanarak, daha önce beraat etmesine rağmen hakkında yeniden dava açılan Pınar Selek’i desteklemek için Radikal’de bir makale yayımladı. Büşra Ersanlı’nın tutukluluğunun 200. gününde, 20 Mayıs 2012’de tüm GİT grupları ortak bir basın açıklaması yaptı :

 

«          Prof. Dr. Büşra Ersanlı 200 gündür tutukevinde!

Özgün akademik çalışmalarını ve yasal siyasal faaliyetlerini, yasadışı bir eylemlilik ve şiddetle ilişkilendirmek suretiyle, Prof. Dr. Büşra Ersanlı'nın akademik ve politik kimliğini itibarsızlaştırmaya çalışan ve hukuk adına hukukdışılığı meşrulaştıran siyaset kültürünü ifşa etmek üzere, Prof. Dr. Büşra Ersanlı'nın 200 gündür tutukevinde bulunduğunu hatırlatıyoruz.

Prof. Dr. Büşra Ersanlı’nın, geniş bir yelpazeye yayılan akademik yetkinliğini, en temel vatandaşlık hakkı olan siyasal katılım hakkını kullanarak, Türkiye siyasetinin can yakıcı sorunlarından olan Kürt meselesinin çözümüne katkıda bulunmak üzere vakfetmesinin şiddetle ilişkilendirilmesi ve hukuken cezalandırılmasına yönelik bu girişim, akademik ve siyasal özgürlüklere yönelik tehditlerin en vahimidir.

Prof. Dr. Büşra Ersanlı'nın maruz kaldığı haksızlığın en kısa sürede sona ermesi, akademik ve siyasal özgürlükler için verdiğimiz mücadelenin en önemli hedefi olmaya devam edecektir. »

 

Bulunduğu cezaevinden basına yazdığı uzun mektupta, Profesör Ersanlı, tutukluluk koşullarını ve iddianemenin asılsızlığını detaylarıyla anlatıyordu. Mektubunu bitirirken, entellektüel özgürlüğünün tecavüze uğradığını belirtiyor ve şunları ekliyordu :

 

« KCK iddianamesi ve dava dosyasının 50. klasöründe nefretle, düşman gibi suçlamak için büyük bir gayret sarf edildiği, hepsinin emniyet, bulgu ve yorumları olduğu, düşünce ve bilimsel özgürlüğümün tamamen ihlal edildiği gibi, bağlamlarından koparılmış onlarca toplantı notlarımın birbirine karıştırılma suretiyle mesleğime ve şahsıma hakaret anlamını taşıdığı açık. Bu denli büyük bir haksızlığa rağmen bende oluşmayan düşmanlık duygusunun iddianame kanaatlerinde nasıl biriktirilmiş olduğu hâlâ merak konusu!”

 

Bu özgürlük mücadelesinde yeni bir cephe, 9 Mayıs’ta Lyon Üniversitesi öğrencisi, Fransız vatandaşı, Türk asıllı ve Erasmus değişim programıyla Türkiye’de bulunan Sevil Sevimli’nin keyfî bir şekilde gözaltına alınmasıyla açıldı. “Yasadışı örgüt yöneticiliği”yle suçlanan Sevimli hakkındaki iddianamede "Toplu mezara gömülen Ali Yıldız'ın Gazi Mezarlığı'nda defnedilmesi törenine katılmak ; yürüyüş dergisini dağıtmak ; Grup Yorum bileti satmak ; Güler Zere için hazırlanan "Damında Şahan Güler Zere" belgeselinin gösterimi için Eskişehir Eğitim-Sen yöneticileri ile görüşmek ; parasız eğitim talepli afiş asmak ; Eskişehir Üniversitesi yemekhanesinin camına "1 Mayıs'ta Taksim'deyiz" afişi asmak" gibi suç olarak nitelendirilmesi gülünç eylemler sıralanıyordu. Oysa bu tür eylemler, anne babasının memleketinin sorunlarına duyarlı bir gencin gündelik hayatının olağan etkinlikleriydi. Masum bir öğrenciyi tutsak ederek, Türk hükûmeti, inkârcılıkla yakından ilgilenen ve bunu yasal olarak cezalandıran Fransa’ya bir tehdit mesajı gönderiyordu. Bağımsız haber sitesi Info-Türk, Sevil Sevimli’nin serbest bırakılması için bir imza kampanyası başlattı.

Aydınların tepkileri büyüdü ve birlik içinde ifade buldu. GIT girişiminin başlarından beri uluslararası eylemler ve Türkiye’deki protestolar arasındaki bağlar GIT Türkiye’nin kurulmasıyla daha da güçlendi. GIT Türkiye yüzden fazla kurucu üyesiyle kendi kuruluş bildirisini yayımladı ve bir internet sitesi oluşturdu. 26 Haziranda bir basın açıklaması yaptı ve ardından etkinliklerine hız vererek KCK davasının duruşmaları için hazırlıklara koyuldu. 2 Temmuzda, İstanbul’a 80km mesafede Silivri Ceza İnfaz Kurumları Yerleşkesi’nde gerçekleşecek duruşmada sanıklarla dayanışma için çağrılar yaptı.

Bu uluslarası seferberlik Türk hükûmetinin beklemediği bir tepkiydi ve yetkilileri hazırlıksız yakaladı. Fransız öğrencinin tutuklanmasının gösterdiği gibi ve alışıldığı gibi üzre, baskıları ağırlaştırarak cevap vermiş olsalar da, uluslarası arenada, aydınların ortak hareketleri sayesinde, Türkiye’nin imajının zedelendiği açıktı. Üstelik, Ankara’nın Ben Ali, Kaddafi ve Beşar El Esad’a desteğini unutmayan Arap dünyasıyla bir takım anlaşmazlıklar da mevcuttu. AKP’nin yönetici kadrolarında ayrışmalar başladı. Ali Bayramoğlu gibi isimleri hedef alan karalama kampanyaları basında yer alsa da, aydın ve demokrat çevrelere yönelik yeni bir baskın planı ertelendi.

Öte yandan hükûmet, imajını düzeltmek ve batılı yetkilileri sakinleştirmek için bazı erken salıvermelere karar verdi. Böylece, 10 Nisan 2012’de Ragıp Zarakolu, Özgür Gündem muhabiri ve 13 başka tutuklu ve ardından DİHA muhabiri bir gazeteci dahil altı kişi daha serbest bırakıldı. Bu mahkeme kararlarında ulusal ve uluslarası protestoların yoğunluğu şüphesiz etkili oldu. Lakin, bu ilk zafer yeterli değildi ve asıl hedef hala gündemdeydi : Türkiye’deki tüm düşünce suçlularının özgürlüklerine kavuşması ve davaların düşmesi. Çünkü, serbest bırakılmalara rağmen davalar tutuksuz yargı dahilinde devam ediyordu ve 10 Nisan’da Silivri duruşmaları evvelinde sadece şartlı tahliyeler yapılmıştı.

Hapisten yorgun, bitap ve hasta olarak çıkan Ragıp Zarakolu, oğlu Deniz Zarakolu, Büşra Ersanlı ve diğerlerinin tutukluluklarının üzüntüsünü duyuyor ve göstermelik tahliyesinin dikta rejiminde liberalizm teminatı olmadığını biliyordu. Bu nedenle, susmayı tercih ettiğini ve kamuoyunun Türk yargısının “normal” bir işleyişe sahip olduğunu sanmaması gerektiğini belirtti ve 13 Nisanda Bianet’e şu açıklamaları yaptı : “Her türlü konuşma, varolan anormal durumu normalleştirmeye hizmet edecektir. Sanki bir hata yapılmış da giderilmiş gibi olacaktır. Benim bırakılmam, varolan hukuksuzluğu asla düzeltmiyor. Ayrıca beni rehin almayı amaçlıyor. Bu yasalar yürürlükte olduğu sürece, düşünce özgürlüğü sadece bir yalandan ibaret kalacaktır. İfade özgürlüğü tehdit altında yaşayamaz ve gerçekleşemez.”

Hürriyet Daily News gazetesine verdiği yazılı röportajda, Zarakolu, canlı ve demokratik bir Türkiye’nin örnek figürlerinden ailesi ve kaybettiği eşi Ayşe Nur Zarakolu’nun savunduğu değerleri ve insan hakları mücadelesini anlatıyordu. Babası, eski Adalar Valisi Remzi Zarakolu, muhalif görüşleri nedeniyle meslekten ihraç edilmişti. Hürriyet idealini yıkan bu idari baskılara dayanamayıp genç yaşta hayata veda etmişti. « Amcam, havacı Zeki Zarakolu’nu, 49 yaşında kalp krizinden dolayı kaybettik, 1960 darbesini kaldıramamıştı. 12 Mart 1971 darbesinde, evime baskın düzenlediler, aranıyordum. Hayatım hapishaneler ve mahkemelerde geçti. Bu da yetmezmiş gibi ölümsüz eşim Ayşe’nin de sağlığını cezaevi şartları bozdu. Çok genç yaşta kanser yüzünden kaybettiğim Ayşe, doğruluğuna inandığı fikirlerini tavizsiz sonuna kadar savunurdu. Biz aile olarak her türlü bedeli ödedik. Yine de tüm bunlar yetmezmiş gibi, oğlum Deniz, 2002’de annesinin mezarında yaptığı elveda konuşması nedeniyle suçlandı. Ben şu anda serbest bırakıldığım için memnun muyum? Hayır. Oğlumum demir parmaklıkların arkadasında, birlikte paylaştığımız hücrede bırakıp çıktım. Onunla aynı kaderi paylaşıyoruz. Hala inandığımız değerlerin bedelini ödüyoruz, babadan oğula, bir kuşaktan diğerine...”

Silivri duruşmaları yaklaşırken, yeni eylemler örgütlendi. Bu davayı genel hatlarıyla açıklayan ve kınayan GIT Fransa üyelerinin kaleme aldığı bir makale Le Monde gazetesinde yayımlandı. Zaman gazetesinin sorusu üzerine, neden Türkiye’deki özgürlükler için mücadele ettiğini anlatan Etienne Copeaux’nun açık mektubu da uluslararası medyada büyük yankı buldu. Ayrıca, önemli bilim dergisi Nature, Dr. Alison Abbott’un Türkiye’deki meslektaşlarıyla dayanışma hareketini anlatan makalesini yayımladı. Türkiye üzerindeki diplomatik baskılar yoğunlaştı ve AKP içerisinde de baskı politikaları hususundaki ayrışmalar devam etti.

2 Temmuz’da, GİT Türkiye, IPA (Uluslararası Yayıncılar Birliği), PEN, TYB (Türk Yayıncılar Birliği) ve birçok yabancı medya mensubu Silivri’deki devasa ceza yaptırım yerleşkesinin önünde hazır bulunuyordu. GİT Türkiye, « Düşünceye, üniversiteye ve Büşra’lara özgürlük » pankartı açmıştı. Eğitim-Sen ve BDP de GİT Türkiye’yle ortak bir basın açıklaması yaptı. Profesör Füsun Üstel, GİT’nin Türkiye’de araştırma ve öğretim özgürlüğü konusundaki azimli mücadelesinin devam edeceğini belirterek, Büşra Ersanlı ve diğer tutuklu meslektaşlarının serbest bırakılmasını talep etti. Mahkeme binası önünde Ragıp Zarakolu doğaçlama bir basın açıklaması yaparak Türkiye’deki cezaevlerini ve halen inşası süren yeni tutukevlerini « Türk gulagları » olarak niteledi. « KCK davası bu ülkeyi bir kanser gibi kemiriyor » diyen Zarakolu, ifade özgürlüğünün 12 Eylül 1980’deki gibi son derece vahim bir tehdit altında olduğunu ekledi.

Uluslararası bir gözlemciye göre, duruşma salonunda, hakimler artık kendilerinden emin gözükmüyorlardı çünkü iddianamenin mizanseni her aydın, yazar, yayıncı, akademisyeni « terörist » olmakla suçluyordu. Buna rağmen savcı Adnan Çimen’in kararlılığı bakiydi. Mahkeme boyunca 205 kişi yargılandı : bu kişiler arasında, « terörist örgüt üyeliğiyle » suçlanan çevirmen Ayşe Berktay da vardı. İkinci duruşmada, 2400 sayfalık iddianame okunmaya başladı. 9 Temmuz’da söz alan Büşra Ersanlı, Kürt sorununun siyasî yollarla çözülmesi uğruna verdiği entellektüel mücadelenin bedelini çok ağır ödediğini belirtti.

İtham eden tarafın zihninde de şüpheler belirmeye başladı. Üstelik iktidar da çelişkili mesajlar gönderiyordu. KCK davasının da kapsamına girdiği “Özel Yetkili Mahkemelerin” kaldırılması,  Silivri duruşmalarından önce meclis tarafından kabul edilmişti. Birkaç gün evvel, Dış İşleri Bakanı Prof. Ahmet Davutoğlu, Marmara Üniversitesi’nden eski meslektaşı Büşra Ersanlı’nın “terörist” suçlamasıyla tutuklu olduğuna inanamadığını söylemişti. Bunun yanı sıra, HSYK (Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu), 80 savcıdan 71’ini özel yetkili mahkemelerin gördüğü davalardan çekmesi dikkate değer bulundu ve Jean Marcou, 20 Temmuz’da blogunda “artık bir dönüm noktasına” gelindiğini vurduladı. Bu olayların sonucunda Büşra Ersanlı, öğrenci Büşra Beste Önder ve 12 başka KCK sanığı 13 Temmuz’da tahliye edildi. Bunlar yeterli tedbirler değildi çünkü tahliyelere rağmen suçlamalar geri çekilmemişti ve Deniz Zarakolu gibi birçok sanık halen tutuklu yargılanıyordu. Yine de bu kararlar, o güne kadar sistematik olarak uygulanmış hukukî baskıları biraz olsun dindiriyordu ve Büşra Ersanlı ve Ragıp Zarakolu’nun özgürlükleri için mücadele edenler için simgesel bir zafer teşkil ediyordu. Ayrıca, kişisel mücadelelerini bilginin hakimiyeti ve temel özgürlüklerin korunması uğruna ortak bir mücadeleye dönüştürenler için de bir zaferdi. Büşra Ersanlı tahliyesinin hemen ardından şu açıklamayı yaptı :

 

"Bildiğiniz gibi çok uzun bir iddianame. Mantığını anlayamadığımız, bizlere çok fazla bir nefret biriktirmiş olan bir iddianameyle karşı karşıya kaldık. Onu çözümlemekte bayağı zorluk çektik. Bilginiz gibi bu davadan yargılanan insanların büyük bir çoğunluğu BDP'li. Arkadaşlarımızı geride bıraktığımız için üzgünüz. Tabii ki tahliye olduğumuz için sevindik ama arkadaşlarımız geride kaldı. Hepimizin durumu 5 aşağı beş yukarı aynı."

 

Demokrat aydınların ve onları yurtdışından destekleyenlerin mücadeleleri henüz sona ermemişti. Pınar Selek davası da GİT girişimcilerini yeniden biraraya getirdi. 1 ağustos 2012’de yapılması beklenen duruşmayı öngörerek Radikal gazetesinin Paris’te hazırladığı bir bildiri Türkçeye tercümeye edildikten sonra İstanbul’da yayımlandı. Fakat, duruşma, belki de hükûmetin özgürlükler konusunda giderek artan sıkıntılarının sonucu olarak eylül ayına ertelendi. 7 Ağustos’ta Fransız vatandaşı Sevil Sevimli şartlı tahliye edildi. Eskişehir’de denetim altında ikamet etmesi zorunluydu ve halen “yasadışı örgüt yöneticiliğinden” 32,5 yıl hapis cezasıyla yargılanıyordu. Duruşması 26 Eylülde Bursa’da olacaktı. Çifte vatandaşlığı ve uluslararası dayanışma sayesinde serbest kalan bir öğrenci bir yana, sürekli ertelenen duruşmalarını bekleyen yüzlerce öğrenci hala tutukluydu. Örneğin, Sevil Sevimli’yle aynı anda aynı nedenlerle tutuklanan Ezgi Özgün hala demir parmaklıkların arkasındaydı. Dumlupınar Üniversitesi Kamu Yönetimi bölümü öğrencisi Ezgi’nin Bianet’e yazdığı mektup şu sözlerle başlıyordu : “Uzun namlulu silahlar eşliğinde alındım evimden, 2,5 aydır tutukluyum, neden tutuklu olduğumu bilmeden...” Polis, 9 Mayıs’ta DHKP-C operasyonu dahilinde Ezgi Özgün’ün evine bir baskın yapmıştı. Hiçbir açıklama yapılmadan iki gün sonra gözaltına alındı ve hala Sincan Kadın Tutukevinde kalıyor. Dosyası gizli tutulduğu ve henüz hiçbir suçlama ifade edilmediği için ne Özgün, ne de avukatı Evrim Deniz Karatana iddianamenin tam olarak neler içerdiğini bilmiyorlar. Şimdilik “terörist örgüt propagandası yapmak” suçundan tutuklu olduğunu tahmin ediyorlar. “Parasız eğitim istemenin dahi suç kabul edilip bunun hakkında soru sorulması bile yeterince saçmayken, bu gerekçelerle tutuklandım" diyen Özgün’ün suçu parasız eğitim için bir bildiri dağıtmaktı. Özgün mektubunda şöyle isyan ediyor : “Anayasal hakkı kullanmak ne zamandan beri suç? Ben kamu yönetimi öğrencisiyim, üç yıldır süren eğitim hayatımda 'anayasal hakları, kanunların eşitliğini, isnat edilen suçun ispat gerektirdiğini' bana bu devletin okulları, akademisyenleri öğretti."

Hukuki gelişmeler ve düşünceleri uğruna özgürlüklerinde olan tüm Türkiyelilerin kaderi, hem yurtiçinde onları savunanlar tarafından hem de yurtdışında özenle gözlemlenmeye devam ediyor. Yargı ve polisin hatta üniversitelerin uyguladığı baskılar, kişilerin kamuoyunca tanınıyor olması nedeniyle ya da simgesel önemleri neticesinde bazı durumlar medyada daha çok yankı bulsa da, Türkiye’de özgürlük adına verilen mücadele sürüyor. Davamız ortaktır.

 

Vincent Duclert

çeviren : Deniz Günce Demirhisar

 

 

Referans

Bkz.http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1065987&CategoryID=77

Aynı gün, Ragıp Zarakolu, Frankfurt’tayken Suzan Zengin’in cezaevi şartlarında yeterli tıbbi bakım göremediği uzun mahkumiyetinin sonucunda vefaat ettiğini öğrendi.

Etienne Copeaux’nun sitesinden alıntılanmıştır. Bkz. http://www.susam-sokak.fr/article-editeurs-ecrivains-journalistes-etudiants-en-prison-86572767.html

Büşra Ersanlı, İktidar ve Tarih. Türkiye'de "Resmî Tarih" Tezinin Oluşumu (1929-1937), İletişim Yay., 2011

Bianet, 2 Kasım 2011, http://bianet.org/biamag/bianet/133814-ragip-zarakolu-evdeki-kitaplarim-suc-delili-oldu

http://haber.sol.org.tr/medya/yeni-akit-busra-ersanli-yi-hedef-gosterdi-haberi-47915

http://www.haberhakki.com/genel/artik-yeter-kck-davasinda-protestolar.html Ayrıca imzacıların tam listesi için Bkz. Ekler B.1

Bkz. Ekler B.2 « Yetti Artık ! »

http://www.afsp.msh-paris.fr/

http://publishers.org/press/65/ ve Radikal, 5 Mayıs 2012

Bkz. Ekler B.3 « Nobel ödülü Zarakolu'ya verİlsİn », Radikal, 03.02.2012

Bkz. Ekler B.4 « Le Tournant liberticide turc [Türkiye’de Hürriyetlerin Katli] », Le Monde, 11.11.2011

Bkz. Ekler B.5. GIT İnsiyatifinin Kuruluş Bildirisi

GİT Türkiye, GİT İngiltere, GİT Almanya, GİT İsviçre, GİT İtalya, GİT Yunanistan

Ayça Çubukçu, “Turkey: the 'progressive' land of repression”, The Guardian, 11 Kasım 2011

Hürriyet, 1 Şubat 2012. http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/ShowNew.aspx?id=19824811

« İçişleri Bakanından Yeni Terör Tarifleri », Radikal, 26 Aralık 2011. http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1073629&Date=26.12.2011&CategoryID=78

Ocak 2012’de Ragıp Zarakolu, bulunduğu cezaevinden, TBMM’ye hitaben kaleme aldığı açık mektubunda, milletvekillerini Ermeni Soykırımı’nı için özür dilenmesini talep ediyor ve şöyle diyordu : « Evet, Türkiye kendi tarihi ile yüzleşmek zorunda. Bu, sadece kurbanlar karşısında etik bir zorunluluk değil, aynı zamanda toplumumuzun arınması ve sağlığını kazanması için de bir zorunluluk ve olmazsa olmaz bir şarttır. Bu bizi küçültmeyecek, tam tersine onurlu ve güçlü kılacaktır.” Mektubun tam metni için Bkz. Ekler B.8

Bkz. Ekler B.9 « Türkiye’de Araştırma ve Öğrenim Özgürlüğü » Uluslararası Çalışma Grubu’nun İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in açıklamalarıyla ilgili basın bildirgesi, 28.12.2011

Bkz. Ekler B.10. « Türkiye’de Araştırma ve Öğrenim Özgürlüğü » Uluslararası Çalışma Grubu (GIT) Mektup

Bkz. Ekler B.11. “Türkiye’de Araştırma ve Eğitim Özgürlüğü” Uluslararası Çalışma Grubu Cihan Kırmızıgül ile ilgili basın bildirisi

Bkz. Ekler B.12. « Pınar Selek'e Fransa'dan destek », Radikal, 24.07.2012

http://gitturkiye.org/index.php/haberlerlist/104-prof-dr-buesra-ersanl-200-guenduer-tutukevinde

Bkz. Ekler B. 13 « Ağırlaştıtılmış ileri demokratik eza », Radikal, 10 Haziran 2012.

http://www.etha.com.tr/Haber/2012/08/11/guncel/sevimli-icin-325-yil-isteniyor/

http://www.info-turk.be/409.htm#franco_

Aşırı milliyetçi ve köktendinci gazete Akit, Ali Bayramoğlu’nu Ermeni kökenli olmakla « suçladı ». Bunun üzerine suç duyurusunda bulunan Ali Bayramoğlu da şu açıklamaları yaptı : « iç düşman Ermeni, iç düşman Rum, iç düşman Kürt ve onların yanında bulunan entelektüeller, liberaller, demokratlar tasnifine gidiliyorsa, burada yapılması gereken şey, onlar bunu yapamadıkları için, harekete geçmektir. Burada iki yol var. Hukuk, bezdirmek. Ben herkesi davet ediyorum suç duyurusunda bulunmaya, herkesi davet ediyorum tazminat davası açmaya. » Bkz. http://www.agos.com.tr/haber.php?seo=ali-bayramoglu-kripto-ermeni-sozu-icin-suc-duyurusunda-bulundum&haberid=2372

http://bianet.org/bianet/ifade-ozgurlugu/137586-agzimin-fermuarini-protesto-olarak-kapatiyorum

Hürriyet Daily News, 13 Nisan 2012, Vercihan Ziflioğlu’nun röportajı. http://www.hurriyetdailynews.com/released-turkish-publisher-beginning-protest-of-silence.aspx?pageID=238&nID=18411&NewsCatID=339

http://www.gitfrance.fr/article-appel-du-git-france-publie-par-le-monde-4-juillet-2012-107937146.html

http://bianet.org/bianet/toplum/139695-Ersanlı-dahil-16-kisiye-tahliye 

Pınar Öğünç « Ya Sevil Fransa vatandaşı olmasaydı ? », Radikal, 10 Ağustos 2012.

Ayça Söylemez, Bianet, 23 Ağustos 2012 bkz. http://bianet.org/bianet/hukuk/140445-disari-cikmak-icin-ilginc-hikayelerimiz-mi-olmali

20 ve 24 Aralık 2011’de tutuklanan 44 gazeteci ve basın mensubunun davalarını da sayabiliriz. 35’i tutuklu yargılanan sanıkların duruşması 10 Eylül 2012’de İstanbul’da gerçekleşecek. Avusturya ve İsviçre başta olmak üzere yurtdışından gelen bir grup gözlemci duruşmayı takip edecek. Gözlemci listesi için Bkz. http://www.susam-sokak.fr/article-10-septembre-le-plus-grand-proces-de-presse-de-l-histoire-de-la-republique-de-turquie-109467726.html

Bkz. Ekler B. 17

 

 

 

 

 

 

EKLER

 

 

B.1. Aydınlardan Büşra Ersanlı'ya Destek 

 

İmzacı Listesi

Ekber Doğan (Yard. Doç. Dr.) - A. Serkan Mercan - Abdullah Sezer (Yard. Doç. Dr.),.... 

 

B.2. « YETTİ ARTIK ! » 29 Eylül 2011

 

Adına “KCK Operasyonu” denilen garabet zirvesinde, oğlu Cihan Deniz’den 24 gün sonra Ragıp’ı da gözaltına aldılar. Ayşe’yi gözaltına alamadılar. Çünkü Ayşe’yi çoktan yitirdik. Ama öyle gözüküyor ki, mümkün olsa, onu da tutuklayacaklardı! Çünkü bu ülkenin sosyalistlerini sindirmeye yönelen “Devrimci Karargâh”, Kürtleri ve onların özgürlük talepleriyle dayanışma içerisinde olanları sindirmeye yönelen “KCK” harekâtları gösteriyor ki iktidar, bu ülkede haksızlıklara “Hayır” diyen herkesi er ya da geç demir parmaklıkların gerisine tıkarak ve mümkün olduğu kadar çok orada tutarak susturmaya, sindirmeye kararlı. Ragıp Zarakolu... Yayıncı, Yazar, insan hakları savunucusu, arkadaşımız, yoldaşımızdır... Ve O, “terör” kavramı ve çağrıştırdıklarıyla ilintilendirilebilecek son kişidir... Ragıp Zarakolu’nu gözaltına aldılar... Büşra Ersanlı Hoca’nın hemen ardından... Recep Tayyip Erdoğan’ın cebinde 1400 kişilik bir “tutuklanacaklar” listenin bulunduğundan söz ediyor. Her bir şehit cenazesinin ardından, gerekçe dahi gösterilmeksizin gözaltına alınacak, tutuklanacak, uzatmalı bir yargılama süreci boyunca hücrelerde tutulacak 1400 kişi. İktidarın elinde 1400 rehin. Boynumuzun borcu olsun: İlan ediyoruz ki, sizler en sonuncumuzu tutuklayana dek bu meydanlarda baskılara, haksızlıklara, hak ihlallerine karşı tepkimizi haykırmaya devam edeceğiz... En sonuncumuzu aldıktan sonra susturabileceksiniz bu sesi ancak. O zaman alın “İleri demokrasi”nizi, yakanıza iliştirin. Bütün muhalif seslerin susturulduğu bir “ileri demokrasi”, olsa olsa bakanlarınızın, bürokratlarınızın, müteahhitlerinizin, ideologlarınızın, “yaka süsü” olur ancak... İşte bu kararlılıkla ve Cemal Süreya’nın dizeleriyle avazımız çıktığınca haykırıyoruz:

“Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
anamız çay demliyor ya güzel günlere
sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
bu, böyle gidecek demek değil bu işler
biz şimdi yan yana geliyoruz ve çoğalıyoruz
ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
işte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz.”


TUTUKLAMA TERÖRÜNE SON !
YA İNSAN AVINNA SON VERİN YA DA HEPİMİZİ TUTUKLAYIN !
RAGIP ZARAKOLU VE BÜŞRA ERSANLI İLE DİĞER TÜM TUTUKLANANLAR DERHÂL SERBEST BIRAKILMALIDIR!

Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi


İmzacılar :
İsmail Beşikçi, Sibel Özbudun, Fatime Akalın, Pınar Ömeroğlu, Ülkü Uzun,....

 

B.3. « Nobel ödülü Zarakolu'ya verİlsİn », Radikal, 03.02.2012

 

Tutuklu yayıncı ve insan hakları savunucusu Ragıp Zarakolu, Nobel Barış Ödülü için önerildi. İsveç ’te Sol Parti Milletvekilleri Amineh Kakabaveh, Jens Holm, Bengt Berg, Siv Holma, Marianne Berg, Çevre Partisi Yeşiller milletvekilleri Jan Lindholm ve Valter Mutt merkezi Oslo’da bulunan Nobel Barış Komitesi’ne başvurarak, 2012 yılı Nobel Barış Ödülü’nün Ragıp Zarakolu’ya verilmesini önerdi.

İsveçli parlamenterler, Nobel Komitesi’ne yaptıkları başvuruda Ragıp Zarakolu’nun uluslararası alanda tanınmış basın ve düşünce özgürlüğünün sembolü bir insan hakları savunucusu olduğunu vurguladı. Başvuruda, Zarakolu’nun bugüne dek bu çabalarından dolayı pek çok ödül aldığı hatırlatıldı.

Başvuruda ayrıca, Zarakolu’nun eşi Ayşe Zarakolu ile birlikte Türkiye ’de tabu olarak görülen Ermeni soykırımı , Kürt sorunu, Atatürk ve İslamı konu alan kitaplar yayımladıkları için hapis cezalarına çarptırıldıkları anlatılıyor. Zarakolu’nun tüm bu baskı ve saldırılara karşı düşünce özgürlüğünü savunmaya devam ettiği, kültürler arasındaki uzlaşmaya katkıda bulunduğu hatırlatılıyor.

Tüm bu çabalarından dolayı Zarakolu’nun devletin hedefi haline geldiğini savunan parlamenterler, “Eğer bir gün Türkiye hukuk ve uzlaşma için komisyon kurarsa bu komisyonun başına Zarakolu getirilmelidir” tavsiyesinde bulundular. 

Akhanlı’dan destek

Zarakolu’yu ziyaret için Almanya ’dan gelen Yazar Doğan Akhanlı da, Türkiye Gazeteciler Sendikası, Çağdaş Gazeteciler Derneği, Sınır Tanımayan Gazeteciler ve Tutuklu Gazetecilerle Dayanışma Platformu tarafından düzenlenen basın toplantısına katıldı.

Ragıp Zarakolu, KCK operasyonlarında tutuklanmıştı. Uluslararası Yayıncılar Birliği tepki gösterirken, Zarakolu için “Cezaevini değil Nobel ödülünü hak eden bir yayıncı” dedi. Zarakolu, 1998 ve 2008’de Dünya Yayıncılar Birliği, 1995 ve 2007’de Türkiye Yayıncılar Birliği, 2003’te Norveç Kültür Bakanlığı ve 2010’da da Ermenistan Ulusal Kütüphane ödüllerini aldı.

 

B.4.  « Le tournant lIbertIcIde turc [Türkiye’de Hürrİyetlerin katli] » Le Monde, 11.11.2011

 

Arap Devrimlerinin ertesinde Avrupa, İslamcı partilerin yükselişi karşısında kapıldığı korkulara çözümü Türkiye’deki Hükumet ve onun lideri Recep Tayyip Erdoğan’da görüyor. Madem ki Arap devrimleri Türk AKP modelinden (İslami muhafazakar özgün bir demokratik yol) ilham alıyorlar, endişelenecek bir durum yok, özgürlüğe doğru ilerleme sorunsuz devam edecektir. Bu türden bir teselli özellikle uluslar arası politika yorumcuları tarafından dile getiriliyor.

Öte yandan Türk siyasetinin realitesine ucuz tesellilerle rahatlamak amacıyla değil gerçeği görmek amacıyla bakıldığında kaygılanmak için pek çok neden var. Zira meşhur Müslüman demokrasi (Avrupa’da Hıristiyan demokrasiden bahsedildiği şekliyle) onda görülmek istenen erdemleri haiz değil. Etnik azınlıkların payına düşenler ve ifade özgürlüğünün durumu, bunun kanıtı.

Sınır Tanımayan Muhabirler’in 29 Ekim tarihli bildirisinin altını çizdiği gibi Kürt sorununu ya da AKP’nin tahakkümünü konu edinmeye cüret eden bağımsız medyaya karşı kıyasıya mücadele ciddi boyutlara ulaştı. Fettullah Gülen’in dini hassasiyetlere dayalı örgütlenmesinin Emniyet ve Devlet içindeki etkisini konu alan ve daha yayınlanmadan sansürlenen bir kitabın Yazarı olan Ahmet Şık, düşünce suçu nedeniyle tutuklanmış olan 67 gazeteciden sadece biri.

Türk vatandaşları olarak devletin Kürtlere karşı şiddet kullanmasına karşı çıkmak, Kürtlerin haklarının tanınmasını talep etmek, onların bireysel haklarını ve kültürel çoğulculuğu savunmak ya da sadece kamuoyunu bilgilendirmek, emniyet güçleri ve hukuk sistemi tarafından uygulanan ve giderek daha sistematik hale gelen bir baskı unsuru oluyor.

Bu bakımdan Ekim ayı Türk demokratlar için en kritik aylardan biri oldu. 4 Ekim Günü, bir mühendis, İstanbul’daki Bilgi Üniversitesinde Doktora öğrencisi ve çok önemli araştırmaları yayınlayan Belge Yayınlarında editör olan Deniz Zarakolu, mecliste temsil edilen legal Kürt Partisi BDP’nin akademisinde “Aristo’nun Politikası” konulu bir konferans vermiş olması gerekçe gösterilerek tutuklandı. Daha sonra evinde sorgulanma ve tutuklanma sırası araştırmacı ve çevirmen Ayşe Berktay Hacımirzaoğlu’na geldi.

28 Ekim günü, Marmara Üniversitesinden tanınmış bir Siyaset Bilimi ve Anayasa Hukuku Profesörü olan Büşra Ersanlı, İstanbul’daki Bilgi Üniversitesinde “Türkiye Cumhuriyeti tarihinin tartışmalı meseleleri” konulu bir paneli yönetmesinden bir gün önce tutuklandı. Aynı gün, Belge yayınlarının yöneticisi (ve Deniz’in babası), aynı zamanda İnsan Hakları Derneğinin kurucu üyesi ve PEN Türkiye tutuklu Yazarlar Komitesinin eski başkanı Ragıp Zarakolu da göz altına alındı. BDP’nin İstanbul’daki bürolarında da araştırma yapan polis 48 kişiyi daha sorguladı. Beşiktaş Adliyesinden duruşmaya çıkmalarına kadar Büşra Ersanlı ve Ragıp Zarakolu’nun tutuklu kalmaları kararı çıktı.

Emniyetin Terörle Mücadele birimleri tarafından yönetilen ve KCK Operasyonları adı verilen bu tutuklamalar, Türk aydınlarının, hukukçularının ve akademisyenlerinin Türkiye’de azınlık haklarına ve bireysel haklara saygılı bir demokrasi inşa etme çabasını tahrip etmeyi hedeflemektedir. Hükümet, barışa ve bilgilendirmeye yönelik bu çalışmaları engellemek için güç kullanmakta ve denetimi altında tuttuğu adalet sistemine güvenmektedir.

2009’dan beri ifade özgürlüğünü kullanmayla ilgili olarak 8000 kişi tutuklandı. Burada Erdoğan Türkiye’sinin 1980’lerin generaller rejiminden hiç de aşağı kalmayan yüzü ortaya çıkmaktadır. Her koşulda bu olanların son haftalarda yüceltilen İslami demokrasiyle hiç ilgisi yoktur.

Türkiye, demokratlar, sanatçılar, bağımsız aydınlar bakımından çok zengin bir ülke. Binlercesi yıllardır, aşırı milliyetçiliğin geriletilmesi, askeri rejimin işlediği suçların aydınlanması, Ermenilere dair hafızanın savunulması ve tarihin özgürleşmesi, insan haklarının korunması, toplulukların birbirine yaklaşması yani başka bir deyişle özgürleşmesini istedikleri ülkelerinde insan hakları ve kadın haklarına saygı duyulması için cesur bir mücadele veriyor.

Türkiye’yi demokrasiye götürecek olan yol kesinlikle, uyguladığı baskı politikasının gerçekliğini örtmek için kullandığı dezenformasyon yöntemlerinin bağımlısı olmuş bir hükumetin kaçamak manevraları değil, sivil toplumun özgürlüklere yönelik entelektüel çabası olacaktır. O Türk hükümetidir ki Arap Baharına dair ilk değerlendirmelerinde yönetimdeki diktatörlere (Muammer Kaddafi ve Erdoğan’ın iyi dostum dediği Beşar Esad’a) destek vermiştir.

Türk demokratlarına neler olacağı bütün Avrupa’yı ilgilendirir. Türk demokratlarının mücadelesi Türkiye’nin geleceğini olduğu kadar Avrupa’nın da geleceğini belirleyecektir. Bunu hiçbir zaman unutmayalım. Ortak bir ideal uğruna özgürlüklerinden olan ve cezaevinde duruşmaya çıkmayı bekleyen Ayşe, Büşra, Deniz, Ragıp ve diğerleri için mücadele edelim.

Türk Demokrasisinin gözalıcı bir “pazarlama” operasyonuyla Arap dünyası için bir model olarak sunulduğu bir zamanda bu son tutuklama dalgası AKP iktidarının işleyiş biçimini bir kez daha açığa çıkarıyor: Kürt siyasi hareketini bitirmek, ülkenin doğusundaki çatışmaların durması için çalışan Türk aydınları suçlu durumuna düşürmek, her türlü muhalefeti bertaraf etmek için devlet aygıtını kullanmak, medyanın tamamını sindirmek ve bütün bunların üstüne de Avrupalıları yanıltmak için demokrasi havarisi kesilmek. Burada bize satılmaya çalışılan “Doğu için iyi” (Bon pour l’Orient) bir demokrasidir.

Biz terörizmle mücadele adına Türk toplumunu terörize eden bu stratejiyi ifşa ediyoruz. Bir araştırmacı gazeteci terörist değildir, siyasetle ilgilenen bir akademisyen suçlu değildir. Bağımsız bir editör hain değildir. Bu kadınlar ve erkekler Türkiye’nin onurudur. Düşünce suçu tutuklularının serbest bırakılması için toplumu Türk Hükümeti üzerinde baskı uygulamaya çağırıyoruz. Avrupa devletlerinin anjelism’den vazgeçip (sahte bir ideale sığınarak kendini kandırmak) tarihle yüzleşmesini talep ediyoruz.

Hamit Bozarslan

Vincent Duclert

Ferhat Taylan

 

B.5. « Türkiye’de Araştıma ve Öğretim Özgürlüğü » Uluslararası Çalışma Grubu, 21.11.2011

 

Araştırma ve öğretim özgürlüğü için kritik bir durum

Türkiye’de akademik araştırma ve öğretime karşı yürütülen saldırılar ve hükümet baskıları, 2009’dan itibaren yoğunlaştı. Ekim 2011’de Marmara Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Büşra Ersanlı, Belge Yayınları’nın editörü Ragıp Zarakolu, editör, çevirmen ve siyaset bilimi alanında doktora öğrencisi Deniz Zarakolu’nun ve 21 yaşındaki siyaset bilimi öğrencisi Büşra Beste Önder’in tutuklanmasıyla birlikte, bu baskılar dikkat çekici boyutlara ulaştı. PKK’nın şehir örgütlenmesi olduğu iddia edilen KCK’ya yönelik operasyonlarda göz altına alınan bu insanlara yöneltilen suçlamaların vardığı nokta, bağımsız entellektüelleri susturmak, araştırmacı, akademisyen ve öğrencileri tehdit etmek olmuştur. Gözaltına alınan kişilerin tutukluluk hallerini uzatarak, kimi tutukluları (örneğin Ragıp ve Deniz Zarakolu) yüksek güvenlikli cezaevlerinde tutarak, savunma makamının haklarını kısıtlayarak, bir çok kez aklanan sosyolog Pınar Selek veya Ergenekon davası kapsamında « terörizm » suçuyla yargılanan gazeteci Ahmet Şık ve Nedim Şener örneklerinde olduğu gibi, sanıklar üstünde baskı kurarak ve davaları siyasi davalara dönüştürerek, Türkiye’deki adalet sistemi bu zulümlere ortak olmaktadır.

Nisan 2009’dan beri keyfi tutuklamaların ve « terör örgütü üyeliği » suçlamalarının yaygınlaşmasıyla birlikte, Türkiye’de bağımsız araştırmalar yürütme, bunların sonuçlarını üniversitede yayma ya da kamuoyuyla paylaşma imkanının kendisi tehlikeye girmiştir. Araştırmacıların, akademisyenlerin, öğrencilerin, çevirmenlerin, yayıncıların çalışmaları, fiziksel, mesleki ve ahlaki bütünlüklerinin tehdit altında olması sebebiyle zorlaşmıştır. Varolma ve çalışma özgürlükleri, tıpkı bunun temelindeki düşünce ve ifade özgürlüğü gibi, yoksayılmaktadır. Türkiye’de 70’e yakın gazeteci, « terör » suçu olarak değerlendirilen mesleki faaliyetlerinden ötürü tutukludur ; yaklaşık 8000 gözaltı ve 4000 tutuklamayla sürdürülen KCK operasyonları, yasal bir parti olan BDP’yi hedef almıştır. Bu baskı, Türkiye’de yalnızca Kürt hareketine ya da onları destekleyenlere yönelik değildir. Kimi liberal entellektüeller de hükümetin eylemlerine, dini cemaatlerin kamu kuruluşlarındaki rolüne ve devlet aygıtına bağlı pratiklere dair sorular sordukları için tutuklanmışlardır. PEN’in Hapisteki Yazarlar Komitesi, Türkiye’de yaklaşık 1000 akademisyen, Yazar, yayıncı ve avukatın hapiste olduğunu belirtirken, Çağdaş Hukukçular Derneği halen tutuklu bulunan öğrenci sayısının yaklaşık 500 olduğunu saptamıştır.

Sosyal bilimler – bugün özellikle siyaset bilimi – Türkiye’de verilen bu bilimsel ve entellektüel özgürlük mücadelesinde ağır bir bedel ödemektedir. Bundan böyle, « demokrasi » ya da « insan hakları » kavramlarını incelemek ya da tartışmak, Türkiye toplumunun kültürel çeşitliliği, devlet yapıları ya da azınlık tarihi (örneğin Ermeni soykırımı) üzerine kitaplar yayınlamak, suç delili olarak kullanılabilir. Bu araştırma ve tartışmaları yürütenler, sonu gelmeyen bir mahkemeyi beklemek üzere hapse atılabilir. Her ne kadar 2000’li yıllarda etkisi azalmış olsa da, korkutma mekanizmaları, Türkiye toplumunu ve onun entellektüel güçlerini bugün yeniden hareketsizleştirmektedir. Hatta bunları yok etmesi de mümkündür. Başbakan Erdoğan’ın, ifade özgürlüğünü hedef alan çok sayıdaki cezai işlemin yasallığını sorgulayanlara karşı yaptığı tehditkar açıklamaların da gösterdiği gibi, korkutma mekanizmaları devletin ve hükümetin zirvesine oturmuştur. Bir ülkenin bilimsel ve akademik evrenini canlı tutan tüm kesimler, araştırmacılar, akademisyenler, çevirmenler, öğrenciler, hayatta kalmak için kendilerini sansürlemek ya da hakaret niteliğindeki gazete kampanyalarıyla, polisle, mahkemelerle, davalarla uğraşmak zorundadırlar. Bu kabul edilemez. Bizler de, araştırma ve öğretim özgürlüğü ilkesini, yani bizi onlara bağlayan şeyi, onlar için ve onlarla birlikte savunuyoruz.

Uluslararası bir çalışma grubu inisiyatifi                                                      

            Türkiye’li meslektaşlarımızla dayanışma içinde, tüm dünyadaki araştırmacı ve akademisyenleri, « Türkiye’de araştırma ve öğretim özgürlüğü » konusuna eğilecek uluslararası çalışma grubuna katılmaya ve kendi ülkelerinde bu grubun temsilciliklerini oluşturmaya davet ediyoruz. Bu grubun faaliyetleri, üniversiteler, yayınevleri ve araştırma merkezleri üzerinden yürütülecek, araştırmacıların, öğretim elemanlarının, öğrencilerin, çevirmenlerin ve editörlerin olağan çalışmaları kapsamında gerçekleştirilecektir. Türkiye’de araştırma ve öğretimin genel koşullarının çözümleneceği konferans ve seminer düzlenlenecektir. Bu faaliyetler, uzmanların çeşitli katkılarıyla, ortaya çıkacak yeni bilgilerle ve bunun yayılmasıyla görünür kılınacaktır. Bu ulusararası çalışma grubu, zulüm gören araştırmacıların, öğretim elemanlarının, öğrencilerin, çevirmenlerin ve editörlerin durumu hakkında belgelere dayalı bir bilgi akışı sağlayacaktır. İfade özgürlüğü olmaksızın araştırma ve öğretim özgürlüğünden de söz edilemeyeceğinden, çalışma grubumuz Türkiye’de ifade özgürlüğünün uygulanma koşulları üzerine yoğunlaşacaktır. Ayrıca, Türkiye’de entellektüeller üzerinde halihazırda uygulanan baskıyı ve tehdit altında veya hapishanede bulunan meslektaşlarımızın kişisel durumlarını gözler önüne seren bir bilgi platformu oluşturmayı amaçlamaktadır.

Türkiye’de araştırma ve öğretim dünyasını ilgilendiren bu olaylar, ülkedeki kamusal ve entellektüel özgürlüklerin genel durumu açısından ele alınacak, başka ülkeleri de ilgilendiren benzer vakalarla ve dünyadaki bilimsel/akademik meselelerle birlikte okunacaktır. Bu ilkeler ve pratikler etrafında bir araya gelmiş araştırmacıların, öğretim elemanlarının, öğrencilerin, çevirmenlerin ve editörlerin oluşturduğu « Türkiye’de araştırma ve öğretim özgürlüğü » uluslararası çalışma grubu, etkinliklerinin sonuçlarını anlaşılır bir dilde yayınlayan bir araştırma merkezi gibi iş görecektir. Grubun etkinlikleri, üyelerinin elinde bulunan tüm imkanlar seferber edilerek, bilimsel yayınlarla, internet ortamında takip edilebilecek araştırma günlükleriyle, konferans ve yuvarlak masa toplantılarıyla yayılacak ; bu veriler belli başlı medya organlarına nakledilecektir.

Grubun temsilciliklerinin tüm ülkelerde oluşturulması hedeflenmektedir. Bunların her biri, yukarıda belirtilen amaçlar ve çalışma ilkeleri çerçevesinde, özerk biçimde işleyecektir. Bu tür bir ağın oluşması, grubun etkinliğini ve gücünü ifade edecektir.

« Türkiye’de araştırma ve öğretim özgürlüğü » uluslararası çalışma grubu, aşağıda ismi geçen araştırmacıların inisiyatifiyle hayata geçirilmiştir :

 

Deniz Akagül, Lille Üniversitesi (ekonomi), Samim Akgönül, Strasbourg Üniversitesi (tarih ve siyaset bilimi), Salih Akın, Rouen Üniversitesi (dilbilim), Faruk Bilici, INALCO (tarih), Marianne Baudin, Paris 13 Üniversitesi (psikanaliz), Hamit Bozarslan, EHESS (tarih, sosyoloji), Cengiz Cağla, EHESS (siyaset bilimi), Renée Champion, CHSIM/EHESS (arap edebiyatı ve kadın çalışmaları), Etienne Copeaux, Türkiye tarihçisi, Philippe Corcuff, Lyon IEP (siyaset bilimi), Yves Déloye, Sciences Po Bordeaux ve Paris 1 Panthéon-Sorbonne Üniversitesi (siyaset bilimi), Fransız siyaset bilimi derneği genel sekreteri, Gilles Dorronsoro, Paris 1 Panthéon-Sorbonne Üniversitesi (siyaset bilimi), Vincent Duclert, EHESS (tarih), Paul Dumont, Strasbourg Üniversitesi (tarih), Ragıp Ege, Strasbourg Üniversitesi (ekonomi), Gülçin Erdi Lelendais, EHESS/Warwick Üniversitesi, Didier Francfort, Nancy Üniversitesi (tarih), Zeynep Gambetti, Paris-7 Üniversitesi (siyaset bilimi), Eric Geoffroy, Strasbourg Üniversitesi (İslam araştırmaları), Nilüfer Göle, EHESS (sosyoloji), Diana Gonzalez, EHESS (sosyoloji ve tarih), Gérard Groc, CNRS (tarih), Deniz Günce Demirhisar, EHESS/Paris 13 Üniversitesi (sosyoloji), İclal İncioğlu, Paris 7 Üniversitesi (sosyal psikoloji), Ali Kazancigil, Lilian Mathieu, CNRS/ENS (sosyoloji), Claire Mouradian, CNRS (tarih), Christophe Prochasson, EHESS (tarih), Daniel Rottenberg, Strasbourg Üniversitesi (tarih), Emine Sarıkartal Paris 10 Nanterre Üniversitesi (felsefe), Ferhat Taylan, Bordeaux Üniversitesi (felsefe), Lucette Valensi, EHESS (tarih), Murat Yıldızoğlu, Bordeaux Üniversitesi (ekonomi).

 

Bu ekip, çalışma grubunun ilk ayağını 21 Kasım günü Paris’te oluşturmuştur.

 

B.6. GIT Kuzey Amerika Kuruluş Bildirisi, 9.12.2011

 

Dear Friends and Colleagues in North America,

 

We are writing to invite you to participate in a collaborative effort to address growing violations of academic freedom in Turkey. Threats to the free pursuit of academic research, teaching, translation, and publication in Turkey have intensified especially since 2009. The rights to freedom of expression and association are increasingly violated through repressive governmental measures, giving rise to what PEN American Center President Kwame Anthony Appiah has recently characterized as “a decline in the climate of free expression in Turkey after several years of hopeful developments.” Under the pretext of counter-terrorism operations, countless academics, students, translators, lawyers, and journalists have been arbitrarily arrested, putting severe pressures on academic liberty and freedom of research.

While the Republic of Turkey is portrayed as a democratic model to follow in the context of the Arab Spring, the current predicament of academic, civil, and political liberties in Turkey reveals that such promotions are misleading. Within the context of popular democratic aspirations that are proliferating across the Mediterranean, we feel that there is a growing need to create venues for sharing information and producing research regarding the authoritarian threats to intellectual activity in Turkey.

Inspired by the call of our colleagues in France who have constituted Groupe International de Travail, GIT, we have decided to form the North American node of a transnational working group that aims to raise awareness and offer documentation on “Academic Liberty and Freedom of Research in Turkey.”

Hence our invitation: please consider joining our efforts in GIT-North America, which is currently in the process of articulating its goals and scope. If interested, you could reach us at gitamerica@yahoo.com and join our growing network. If you prefer to just follow our work, befriend us on Facebook: {http://www.facebook.com/... }

In solidarity,

Founding members of GIT-North America

Ayça Alemdar

Ayça Çubukçu

Aslı Gür

Aslı Iğsız

Zeynep Oğuz

Mete Pamir

Evren Savci

Baki Tezcan

 

 

B.7. GIT – Türkiye

 

B.7 (1) Akademik Özgürlükler için Birleşme Çağrısı

 

“Türkiye’de Araştırma ve Öğretim Özgürlüğü Uluslararası çalışma grubu”

 

Türkiye’nin toplumsal ve siyasal tarihindeki temel meselelerle yüzleşmek, hesaplaşmak ve yeni siyasal çözümler üretmek zorunda olduğu bu dönemde, bilimsel araştırma ve her türlü düşünsel etkinliğin, akademik eğitim ve bilgi aktarımının özgürce yapılabilmesi ve kamusal tartışmayı besleyebilmesi daha da fazla önem kazanmıştır.

Hal böyle iken, bilim insanları olarak bizler, siyasal ve toplumsal iktidar odaklarının üniversiteler üzerindeki etki ve baskısının vahim derecede artmış olduğunu gözlemliyoruz. Öğrencilerin, öğretim elemanlarının, gazeteci ve yayıncıların gözaltına alınması ve tutuklanması; öğretim elemanlarına yönelik idari soruşturmalar; araştırmacılara yönelik doğrudan veya dolaylı engellemeler; eğitimin ticarileşmesi çerçevesinde yaratılan güvensizlik ve kırılganlık şeklinde ortaya çıkan baskılar, akademisyenlerin ve akademik faaliyetin itibarsızlaştırılmasına yol açmaktadır. Bu itibarsızlaştırma, özellikle tabulaştırılmış konularda çalışan ve ders veren akademisyenlerin düşünsel ve toplumsal varoluş imkânlarını ciddi anlamda kısıtlamaktadır. Acil çözüm bekleyen konularda bilgi üretimi ve paylaşımının gerçekleşememesi, Türkiye’nin en can alıcı sorunlarının çözümü önünde de engel teşkil etmektedir. Oysa ağır toplumsal ve siyasal bedelleri olan pek çok sorunun aşılması, özgür ifade ve araştırma ortamının güvence altına alınmasına bağlıdır.

Biz aşağıda imzası bulunan akademisyenler, tüm akademik unvan ve kadrolardaki bilim insanı ve öğretim elemanlarını Türkiye’de Araştırma ve Öğretim Özgürlüğü Uluslararası Çalışma Grubu’na (GITTürkiye) imzalarıyla katılmaya ve katkılarını sunmaya çağırıyoruz. Fransa, Kuzey Amerika, İngiltere, İsviçre ve Almanya’da kurulan uluslararası çalışma grupları ağının bir parçası olarak GITTürkiye, Türkiye’de çeşitli baskılar altında kalan akademisyenlerin, öğretim elemanlarının ve araştırmacıların maruz kaldıkları baskı ve engellemeler konusunda belgelere dayalı bir bilgi akışı sağlayacak, eğitim ve araştırma koşulları üzerine konferanslar, seminerler, paneller ve basın toplantıları düzenleyecek, bulgularını internet ve basın kanalıyla kamuoyuna sunacaktır. Eğitim ve araştırma faaliyeti kısıtlanarak benzer baskılara maruz kalan öğrenciler, çevirmenler, editörler ve gazetecilerle dayanışma içinde, Türkiye’deki düşünce insanlarının karşı karşıya kaldığı tahakküme karşı mücadele edecektir.

Özgür bilgi üretimi ve paylaşımının zeminini inşa etme gücünü birbirimizde bulmanın zamanı gelmiştir.

 

Prof. Dr. Füsun Üstel (Galatasaray Üniv.)

Prof. Dr. Ayşe Durakbaşa (Marmara Üniv.)

Doç. Dr. Zeynep Gambetti (Boğaziçi Üniv.)

Doç. Dr. Ferda Keskin (Bilgi Üniv.)

Prof. Dr. Günay Göksu Özdoğan (Marmara Üniv.)

Prof. Dr. Ahmet İnsel (Galatasaray Üniv.)

Prof. Dr. Mesut Yeğen (Şehir Üniv.)

Prof. Dr. Ümit Cizre (Şehir Üniv.)

Prof. Dr. Levent Köker (Atılım Üniv.)

Prof. Dr. Mithat Sancar (Ankara Üniv.)

Prof. Dr. Baskın Oran

Prof. Dr. İştar Gözaydın (Doğuş Üniv.)

 

GIT-Türkiye’ye katılmak için aşağıdaki adreslerden birine akademik unvanınız ve varsa bağlı olduğunuz üniversite veya araştırma kuruluşunu da belirterek e-posta göndermenizi rica ediyoruz:

Zeynep Gambetti: zgambetti@gmail.com

Nesrin Uçarlar: nesrinucarlar@gmail.com

Daha fazla bilgi için: www.gitinitiative.com uluslarası düzeyde girişimi tanıtan, temsilcilikleri örgütleyen, çalışmaları bir araya getiren ve tüm etkinlikleri duyuran web sitesidir. http://gitturkiye.com Türkiye grubunun web sitesidir.

 

B.7 (2) « GIT Türkiye: YÖK Üniversitelerin MGK'sı », İstanbul - BİA Haber Merkezi, 16 Şubat 2012

 

Türkiye'de 50 üniversiteden 400'ü aşkın akademisyenin imzasıyla kurulan Türkiye'de Araştırma ve Öğretim Özgürlüğü Uluslararası Çalışma Grubu (GITTürkiye) bugün düzenledikleri basın açıklamasında "Özgür bilgi üretimi ve paylaşımının zeminin birlikte kurmaya ve korumaya kararlıyız" dedi.

GITTürkiye adına Boğaziçi Üniversitesi'nden Doç. Dr. Zeynep Gambeti'nin okuduğu basın açıklamasında Prof. Dr. Büşra Ersanlı'nın KCK adı altında tutuklanmasının, akademisyenlerin son yıllarda yaygınlaşan ve çok farklı biçimlerde ortaya çıkan baskılara karşı birleşip harekete geçmelerinde öncelikle rol oynadığı belirtildi. Ersanlı'nın karşı karşıya kaldığı adaletsizliğin en bilindik örneği olduğunu ifade edildi:

"Bu baskı ve yıldırmalar, özellikle tabulaştırılmış konularda çalışan ve ders veren akademisyenlerin düşünsel ve toplumsal varoluş imkanlarını ciddi anlamda kısıtlamaktadır. Muhalif ve eleştirel bakış açısına sahip akademisyenler, araştırma alanlarına yönelik müdahaleler, idari soruşturmalar, keyfi işten çıkarmalar ve kadro sınırlamaları yoluyla sindirilmeye çalışılmaktadır. Hiç şüphesiz ki bu müdahalelerin yarattığı sonuçlar üniversitelerin ötesine geçmekte ve tüm toplumu etkilemektedir.

"GİTTürkiye, üniversitelerdeki her türlü baskı ve engellemenin takipçisi olacak, Türkiye'de düşünce insanlarının karşı karşıya kaldıkları tahakküm ve engellemelere karşı mücadele edecektir. Özgür bilgi üretimi ve paylaşımının zeminin birlikte kurmaya ve korumaya kararlıyız."

"Akademi harekete geçmeli"

Galatasaray Üniversitesi'nden Prof. Dr. Füsun Üstel, yaptığı konuşmada akademik özgürlüklerden ne anlaşılması gerektiğine dair Lima Bildirgesi'nin ortaya koyduğu evrensel tarife değindi. Akademik özgürlüğün, "bilgi üretiminin her aşamasında öğretim elemanları ve öğrencilerin tam anlamıyla özgürlüğü" olarak tanımlandığını söyledi.

Marmara Üniversitesi'nden Prof. Dr. Ayşe Durakbaşa, bir araya gelmelerine sebep olan baskıların grubu ve çalışmalarını refleks olarak ortaya koyduğunu ve bu refleksin üniversitelerin yeniden yapılandırılmasına da karşı olduğunu ifade etti.

Galatasaray Üniversitesi'nden Prof. Dr. Ahmet İnsel ise, 1980 ve 1990'lı yıllarda üniversitelere yönelik daha ağır baskılar olduğunu belirterek, sorulması gereken sorunun "Neden hala bu baskıları yaşıyoruz" olması gerektiğini belirtti.

"Üniversiteler bu anlamda tüm otoriter zihniyet ve reflekslerine salgılandığı yerler oldu" diyen İnsel, YÖK'ün "üniversitelerin MGK'sı" olduğunu ve bu yapının hiç değişmediğini ifade etti.

Öğrencilerin ve öğretim elemanlarının TMY gerekçe gösterilerek tutuklandığını hatırlatan İnsel, üniversite dünyasının harekete geçmesinin olmazsa olmaz olduğunun altını çizdi.

Toplantıda öğrencilere ve üniversite mensuplarına yönelik başta disiplin soruşturmaları olmak üzere çeşitli yıldırma ve sindirme uygulamaları örnekleriyle anlatıldı. Bu konuda bir bilgi bankası oluşturma çalışması yapılacağı belirtildi.

 

B.7 (3) « GİT üniversiteleri izlemeye başladı »Koray Çalışkan, Radikal, 17.02.2012

 

500 öğretim elemanının imzasıyla dün kamuoyuna duyurulan girişimin amacı artık kontrolden çıkan üniversitelerdeki hak ihlallerini izlemek. Fransa, Kuzey Amerika, Britanya ve İsviçre’de aktif bir uluslararası çalışma grubu (GİT) var. Amaçları üniversitedeki araştırma ve öğretim özgürlüğü düzeylerini gözlemek, rapor yazmak, sonuçlarını kamuoyuyla paylaşmak. Bu ülkelerde “akademik özgürlüklere tehdit mi var?” diye sorabilirsiniz. Edward Said’in fikirleri yüzünden daha on yıl once Columbia Üniversitesi’nden neredeyse kovulacağını anımsamalı. Gerçeğin peşinde koşan insanlar gerçekler yazıldığı sürece tehdit altında olacaktır.

GİT Türkiye de kuruldu. 500 öğretim elemanının imzasıyla dün kamuoyuna duyurulan girişimin amacı artık kontrolden çıkan üniversitelerdeki hak ihlallerini izlemek. GİT Türkiye üniversiteyi hocası, öğrencisi ve çalışanıyla özerk bir bütün olarak görüyor. 

Üniversitede olan bilinmiyor. Elimizde veri olmadığı için sorunun ne kadar büyük olduğunun farkında değiliz. Bilgi üreten üniversitelerde olanları bilmememiz ne garip bir ironi. Yüzlerce öğrenci tutuklu ya da okuldan atılmış, uzaklaştırılmış. Hatta içlerinde onlarcası yargılandıkları davalardan beraat ettikleri halde okullarından atılmış durumda. Bu gençler öğrenciliklerini yitirdikleri için mağdur olarak bile görünmüyorlar. Sayılarını dahi bilmiyoruz.

Üniversitelerin, özgür araştırma ve eğitimin önünde ciddi sorunlar var. GİT Türkiye’den Ahmet İnsel’in deyişiyle üniversitenin başına örülmüş bir MGK olan YÖK’ün anti-demokratik üniversite dünyasını kurması ve tamir etmesi en büyük sorun. Üniversite bileşenlerinin iradesini by-pass etmek için tasarlanmış bol yetkili rektörlükler ve atadıkları dekanlar soruşturmalar vasıtasıyla üniversitelerde bir denetim ve disiplin mekanizması kurmuş durumda.

Bu mekanizma keyfi disiplin soruşturmalarıyla öğrencileri sindirmeye çalışıyor. Aynı şekilde bu mekanizmayı sorgulayan, tepeden inmeci YÖK düzenini eleştiren öğretim elemanları da soruşturmalardan nasibini alıyor. Şu anda yüzlerce öğretim elemanı ve öğrenci fikir ve siyasi suç kapsamına giren ya da başka sudan nedenlerle açılan soruşturmalarla baskı görüyor. Durum o kadar vahim ki, GİT toplantısında katılmak dahi bir rektör ya da dekan tarafından soruşturma nedeni olabiliyor. Çünkü üniversitelerde kurulan otoriter mekanizmanın işlemesini kitaptan silah, şiirden terör suçu yaratan siyasi iktidar özendiriyor. Bu nedenle GİT’in kurucularına göre mesele yapısal.

Hayatını barış aktivizmine ve şiddet karşıtlığına adamış akademisyen Prof. Dr. Büşra Ersanlı’nın tutuklanması GİT Türkiye’nin basın bildirisini okuyan Doç. Dr. Zeynep Gambetti’ye göre bardağı taşıran son damla.Toplantıya katılan gazetecilerinden biri “kaç akademisyen tutuklu?” diye sordu. Yanıt : Bir. Bazıları bunu az buluyor. Birçok akademisyene göre bu kabul edilemez bir rakam. Haklı değiller mi? 100 kişi tutuklansa girişim daha meşru mu olacak?

Ersanlı bir kişi mi? Büşra Ersanlı’nın tutuklanması birbirinden bağımsız olarak iki farklı baskı mekanizmasının artık beraber çalışmaya başladığını en doğrudan gösteren örnek. İlk mekanizma üniversitelerin soruşturmalarla öğrenciler ve öğretim üyeleri üzerinde baskı kurması. İkinci mekanizma savcıların soruşturmalarla ülkedeki siyasi özgürlüğü sınırlandırması. Büşra Ersanlı örneği bu iki mekanizmanın birbirine geçtiğinin göstergesi.

GİT Türkiye olan bitenin artık takipçisi olacak. Kaç öğretim üyesi hangi nedenle soruşturuluyor? Kaç öğrenci soruşturma geçiriyor? Sonuçları ne? Yıllar itibariyle bu ne kadar artıyor? GİT’in yaptığı aslında İnsan Hakları İzleme Komitesi’nin yaptığı gibi bir izleme görevi yapmak. Mütevazı gibi görünen bir iş. Ama değil. Çünkü ülkenin yaratıcı enerjisinin dinamosu üniversitelerin görülmemiş bir kadrolaşmayla büyük değer ve statü kaybettiği bir dönemden geçerken memleket için atılan bence en hayırlı adımlardan biri. GİT Türkiye’ye ulaşmak isterseniz: http://gitturkiye.com

 

 

B.8. Ragıp Zarakolu’ndan TBMM’ye açık mektup, 10.01.2012

 

“ TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKALIĞI’NA

 

Tehcir, tedip ve tenkil 19. ve 20. Yüzyılın temel kolonyalist politikası olmuştur ve dünyanın bütün parçalarında etkisini göstermiştir.     

Kolonyalizmin son evresi olan emperyalizm çağında ise, bu politikalar en had safha olan jenosit düzeyine varmıştır.

Yahudi düşmanlığı olan anti-semitizm ne yazık ki Avrupa kıtasından kök almıştır. Ve bunun reaksiyonu olan Siyonizm de bu coğrafyada yeşermiştir. Bugün Avrupa kıtasında ırkçılık ve yabancı düşmanlığının yeniden artması endişe vermektedir. Ne yazık ki bu eğilimler kendi ülkemizde de yükselmektedir.

Avrupa milliyetçiliği, ulusal üniter devlet modeli 20. yüzyılda bir model olarak dünyanın birçok yöresinde rağbet görürken, Avrupa’da 20. yüzyılın ilk yarısında kendi ülkelerinde de uygulanmış; asimilasyon ve dönemsel sürgün ve kıyım politikalarını kendi içlerinde uygularken, bir yandan da kendi aralarında da paylaşım kavgalarına girişmiş ve birbirini izleyen iki dünya savaşı ile dünyayı topyekun yok olma tehlikesi ile yüzyüze bırakmıştır.

Geleneksel çok uluslu imparatorlukların tenkil, tedip ve tehcir politikaları 20. Yüzyılda da [Bosna ve Ruanda gibi] soykırımlara tanık olunmasına neden olmuştur.

20. yüzyıl Alman emperyalizminin Namibia halkına yönelik jenosidi ile başlamıştır. Öte yandan Rus Çarlığının Yahudi halkına yönelik pogromları bu yüzyılda da devam etmiştir. Rus Çarlığı, Osmanlı Devleti ile de anlaşarak Çerkes halkına yönelik bir jenoside dönüşen etnik arındırma ve zorla yerinden etme uygulaması uygulamıştır.

Osmanlı Devletinin Balkan uluslarının başkaldırılarına verdiği yanıt da, Sakız adası ve Bulgar ayaklanması örneğinde olduğu gibi kitlesel kıyımlar olmuştur.

İrili ufaklı Balkan ulus devletlerinin politikası ise, Balkanlardan Müslüman nüfusun şiddet zoruyla göçe zorlanarak etnik ve dinsel arındırılma uygulaması olmuştur. Bunun bedeli ise farklı inanç ve milliyetten Anadolu halklarına ödetilmiştir.

Avrupa kıtası Yahudiler dışında Protestanlara yönelik kıyımlara da tanık olmuştur. 15. yüzyıl Fransa’sında Saint-Barthelameos kıyımı gibi. 16. yüzyıl ise Anadolu coğrafyası Alevi nüfusun kitlesel kıyımına tanık olmuştur.

Rusya Çarlığının Yahudi halkına yönelik pogromları, Abdülhamit döneminin Hamidiye alaylarının, Kazak alaylarının birer kopyası olarak doğmasına ilham vermiş ve Ermeni nüfusa yönelik olarak 1895-1896 yıllarında uygulanmıştır.

Ne yazık ki, Avrupa dışı ulus devletlerin oluşumu da, farklı düzeylerle olsa bile, bu üç unsura dayanmıştır.

Emperyalist temelli 1. dünya savaşı, Anadolu coğrafyasının otantik, yerli halklarının [Rumlar, Ermeniler ve Süryaniler]kendi coğrafyalarından arındırılmasına olanak sağlamıştır. Bu politika 1938 Dersim jenosidi ile devam etmiştir.

1915 jenosidinin 100. yıldönümü yaklaşırken, inkar politikaları hala devam etmekte ve bu “gerekirse yine yaparız” anlayışını yansıtmaktadır.

2. Dünya Savaşının faşizmin yenilgisi ilk defa insanlığa ‘jenosit’ gerçeği ile yüzleşme olanağını sağlamış ve bunun uluslararası hukukta, zeminini ne kadar yetersiz de olsa sağlamıştır.

Ancak Nazi diktası ile işbirliği yapan Fransa’daki Vichy rejiminin anlayışı ne yazık ki, sömürgeciliğin Cezayir ve Vietnam’da yaptığı kitlesel kıyımlarla devam edebilmiştir.

Ve yine masa başında çizilen haritalar ile milyonlarca insan yerinden yurdundan edilebilmiştir. Avrupa yanında, Filistin, Hindistan ve Kıbrıs coğrafyasında insanlık trajedileri yaşanmıştır.

Öte yandan 1940’larda Rus Çarlığının zorla yerinden etme, tehcir politikalarına geri dönülmüş, Kırım, Tatar, Kafkas ve Kürt halkları kurbanlaştırılıp yerinden yurdundan edilebilmiştir.

Dersim jenosidine ilişkin olarak başlayan özür tartışmaları, bugün ülkemizin kendi tarihi ile yüzleşmesi bakımından önemli bir olanak sağlamaktadır.

Ancak Türkiye, kendi tarihi ile yüzleşirken seçici olmamalı, tekil örneklere ilişkin kısmi tartışma ve özürlerle bu sayfanın kapandığını sanmamalıdır.

Peşpeşe gelen biçimsel ve sınırlı özürler yapılsa bile, bunun etik olarak hiçbir anlamı kalmayacak ve kutsal bir kavram olması gereken “özür” de ahlaki içeriğini yitirecektir.

Evet, Türkiye kendi tarihi ile yüzleşmek zorunda. Bu, sadece kurbanlar karşısında etik bir zorunluluk değil, aynı zamanda toplumumuzun arınması ve sağlığını kazanması için de bir zorunluluk ve olmazsa olmaz bir şarttır.

Bu topluma çok yalan söylendi. Bu toplum çok kere “suç”a itildi.

Suçlular “kahraman”, kurbanlar ise “suçlu” ilan edilebildi.

“Güçlü” ve “ adil” bir toplum olmanın yolu arınmaktan geçer. Bu arınma aynı zamanda, toplumun oluşturduğu kurumların da arınmasını sağlar. Ve etik bir temel edinmesini…

Türkiye’de modern “tasfiye” mekanizmalarının kurulmasının, bir çeşit “toplum mühendisliği”nin, Alman militarizminin de katkıları ile başlama tarihi 1915 jenositidir.

Ön örnekleri olmakla birlikte, bu tarih bir milattır ve bundan sonraki benzer uygulamalar da, 1915’tebaşlayan yada başlatılan sürecin bir devamından ibarettir.

Bu nedenle 1915’i temel alan köklü bir “özür”; bir çok önemli kavramda olduğu gibi, bu kavramın da anlamını yitirmesini önleyecek, ve bir çeşit özür enflasyonunun da önünü kesecektir.

Son derece basit: “Osmanlı Devletinin en önemli tarihsel mirasçısı olan Türkiye Cumhuriyeti, 1915 jenosit’inden ve bunu izleyen yığınsal kayıplara neden olan “tehcir, tedip, tenkil” ve asimilasyon politikalarından dolayı özür diler” denilmelidir.

Bunun etik olarak yapılması gereken yer, diğer ülkelerin parlamentoları değil, Türkiye Cumhuriyetinin parlamentosu olmalıdır. Bu bizi küçültmeyecek, tam tersine onurlu ve güçlü kılacaktır.

Anadolu’nun diyaspora diye aşağılanan kendi evlatlarını bağrına basmasına olanak sağlayacaktır. İşte o zaman, Martin Luther King’in dediği gibi, “hepimiz kazanacağız ve elele yürüyebileceğiz.”

“Bir daha asla” demek, Türkiye’ye uluslararası camiada hak ettiği gerçek saygınlığı kazandıracağı gibi; her inanç, soy, cinsiyet ve siyasete mensup olan T.C. yurttaşlarının geleceğinin de teminatı olacaktır.

Gerçekle yüzleşmek “hepimizi özgür kılacaktır.”

1915 jenositinin 100. yılına yaklaştığımız şu sıralarda, Türkiye Cumhuriyeti, insanlığa karşı işlenmiş bu ağır “suçtan” dolayı ve bunun, farklı düzeylerde devamı olan tasfiyeci (eksterminist) uygulamalardan dolayı hem kurbanlardan hem de bir bütün olarak kendi yurttaşlarından özür dilemelidir. Nazım Hikmet’in deyimi ile, “alnımıza sürülen bu kara lekelerden” dolayı…

1915’in 100. yılı yaklaşırken, bu ağır, ama o kadar da soylu görev ve sorumluluğu Türkiye Büyük Millet Meclisi, tüm yurttaşlar adına üstlenmelidir.”

 

Ragıp ZARAKOLU

Yazar ve İnsan Hakları Savunucusu

 

B.9. « Türkiye’de Araştırma ve Öğrenim Özgürlüğü » Uluslararası Çalışma Grubu’nun İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in açıklamalarıyla ilgili basın bildirgesi, 28.12.2011

 

İçişleri bakanı Şahin’in 26 Aralık 2011 tarihli basın açıklaması hükümetin, araştırma ve ifade özgürlüğünün kullanım alanlarını « terörün arka bahçesi » olarak gördüğünü ortaya koymuştur. İçişleri bakanı, misyonunu, bu bahçedeki « zehirli » otlarla « yararlı » olanları, bir cerrah titizliğiyle birbirinden ayırmak olarak belirlemiştir. Buna göre, bugün hükümetin kullandığı « terör » tanımı, silahlı mücadeleyle hiç bir ilgisi olmayan insanları kapsamakta ve « bilimsel terör », « sanatsal terör » gibi dünyanın hiç bir yerinde görülmemiş yeni kategoriler üreterek, herkesin ifade ve yaşam özgürlüğünü tehdit etmektedir.

Bilim adamları, sanatçılar, gazeteciler, araştırmacılar, giderek sivil toplumun bütünü, devlet tarafından « zararlı » ve « yararlı » olarak ikiye ayrılmak tehlikesiyle karşı karşıyadır. « Eşcinsellik », « zerdüştlük », « domuz eti yemek » gibi « namussuz » ve « gayri insani » olarak tanımlanan davranışların, bu ayrıştırma yapılırken bizzat devlet tarafından hesaba katılabileceğini, Bakan Şahin’in sözlerinden anlıyoruz. Bu anlayış içerisinde « yaşamın kendisi » olduğu iddia edilen devlet, « terörle mücadele » adı altında, özel ve kamusal yaşamın tüm alanlarına girmekte, ifade özgürlüğünü kökünden sarsarak bir suça dönüştürmektedir. Toplumun tüm demokratik ve yaratıcı kesimlerini devletin düşmanı haline getirme stratejisini ele veren bu açıklamalar, bir yandan da içişleri bakanının savunucusu olduğu (örneğin eşcinsellikten söz ederken özür dilemek gibi) değerleri paylaşmayan herkese karşı, gerçek bir nefret söylemi içermektedir. Bu açıklamalar, bizzat kolluk kuvvetlerini kontrol eden bir bakanın, hukuğun alanıyla değerlerin alanını birbirine karıştırdığını, insanların suç teşkil etmeyen davranışlarını kriminalize etmek niyetinde olduğunu açıkça göstermektedir.

« Türkiye’de araştırma ve öğrenim özgürlüğü » Uluslararası Çalışma Grubu olarak, araştırma ve ifade özgürlüğünü hedef gösteren bu açıklamaları ve kamu görevinin gerektirdiği tarafsızlığı kaybetmiş olan İçişleri Bakanı Şahin’i şiddetle kınıyoruz. Türkiye’deki bilim adamları, araştırmacılar, sanatçılar, öğrenciler, farklı etnik ve cinsel kimlikler üzerinde uygulanan tüm baskıların son bulmasını ve « terör » suçu adı altında hukuksuzca tutuklu bulunan meslektaşlarımızın acilen serbest bırakılmasını talep ediyoruz.

« Türkiye’de Araştırma ve Öğrenim Özgürlüğü » Uluslararası Çalışma Grubu

Transnational Work Group on Academic Liberty and Freedom of Research in Turkey

 

B.10. « Türkiye’de Araştırma ve Öğrenim Özgürlüğü » Uluslararası Çalışma Grubu (GIT) Mektup

 

            Türkiye’de araştırma ve öğrenim özgürlüklerinin ciddi baskılarla karşı karşıya kaldığı bu dönemde, dünyanın dört bir yanında çalışan ve Türkiye’yle ilgilenen araştırmacı ve akademisyenler olarak, « Türkiye’d

e Araştırma ve Öğrenim Özgürlüğü » üzerine bir Uluslararası Çalışma Grubu (GIT – Groupe International de Travail) oluşturma kararı aldık. Fransa’da, Kuzey Amerika’da, Almanya, İngiltere ve tabii ki Türkiye’de kurulan çalışma grupları etrafında yapılanan GIT, Türkiye’de çeşitli baskılar altında kalan akademisyenlerin, öğretim elemanlarının, araştırmacıların ve öğrencilerin maruz kaldıkları baskı ve engellemeler konusunda belgelere dayalı bir bilgi akışı sağlayacak, eğitim ve araştırma koşulları üzerine konferanslar, seminerler, paneller ve basın toplantıları düzenleyecek, bulgularını internet ve basın kanalıyla kamuoyuna sunacaktır. GIT’in kuruluş metnini ve imzacılar listesini ekte bulabilirsiniz.

            Bu çerçevede, haksız sebeplerle cezaevinde bulunan araştırmacı, öğrenci ve gazetecilerle de iletişime geçmek, sizleri bu girişimden haberdar etmek ve karşılıklı bir bilgi paylaşımı sağlamak istedik. Amacımız, yaşadığınız sürecin tüm dünya kamuoyu tarafından bilinmesi, araştırma, öğrenim ve ifade özgürlükleri üzerindeki baskının azaltılabilmesidir. Bir « imza kampanyası »nın ötesine geçerek, üniversitelerin ve basın özgürlüğünün maruz kaldığı baskılarla ilgili akademik çalışmalar, bilgilendirme kampanyaları ve raporlar hazırlamak istiyoruz. İçinde bulunduğunuz koşullarla, daha önce yaptığınız ve bundan sonra yapmak istediğiniz çalışmalarla, « dışardakilerle » paylaşmak istediğiniz bütün konularla ilgili bize yazarsanız çok seviniriz. Eğer izin verirseniz, sizden gelecek mektupları, Türkiye ve yurtdışında düzenleyeceğimiz etkinliklerde ve bilgilendirme kampanyalarında değerlendirmek istiyoruz – elbette, izniniz olmadan isminiz hiçbir şekilde kullanılmayacaktır.

            Yaşadığınız sürecin takipçileri olmaya devam edeceğiz. Umudumuz ve çabamız, yakın bir gelecekte sizleri de dışarıda görmektir.

 

                                                                                  GIT Almanya

                                                                                  GIT İngiltere

                                                                                  GIT Fransa

                                                                                  GIT Kuzey Amerika

                                                                                  GIT Türkiye

 

B.11. “Türkiye’de Araştırma ve Eğitim Özgürlüğü” Uluslararası Çalışma Grubu Cihan Kırmızıgül ile ilgili basın bildirisi

 

            Galatasaray Üniversitesi Endüstri Mühendisliği Bölümü öğrencisi Cihan Kırmızıgül, 22 aydır Tekirdağ F Tipi Cezaevi’nde tutuklu bulunmaktadır. Bir süpermarkete yönelik gerçekleştirilen Molotof kokteylli bir saldırıdan iki saat sonra, olay yerine yakın Kağıthane’de otobüs beklerken, saldırıya katılmış olduğuna dair hiçbir somut delil bulunmaksızın, zor kullanılarak gözaltına alınmıştır. O gün boynunda taşıdığı ve polis tarafından Kürt hareketiyle özdeşleştirilen “poşu”, gözaltına alınması için öne sürülen tek suç unsurudur. Bir gizli tanık tarafından “giysilerinden” teşhis edilmiş, fakat bu tanık, daha sonra ifadesini geri çekmiştir. Suç delillerinin zayıflığına işaret eden savcı, Kırmızıgül’ün beraatini istedikten sonra görevden alınmıştır. Mahkemenin 16 Kasım 2011 tarihinde gerçekleştirilen son duruşmasında tutukluluk halinin uzatılmasına karar verilirken; yeni savcı, Terörle Mücadele Kanunu kapsamında “terör örgütü üyesi olmak” suçundan, Kırmızıgül’ün 15 ila 45 yıl hapis cezasına çarptırılmasını istemiştir. Tutuklu kaldığı bu iki yıl boyunca Cihan Kırmızıgül yalnızca bireysel özgürlüklerinden değil, aynı zamanda üniversitede aldığı eğitimi sürdürme hakkından da mahrum bırakılmıştır.

            Galatasaray Üniversitesi’nde görevli onlarca öğretim üyesi, Cihan Kırmızıgül’e verdikleri desteği kamuoyuna duyurmuştur. Bu vaka, talep edilen cezaların ağırlığı ve terörle mücadele kanununun yol açtığı keyfi uygulamalarla, Türkiye’de adaletin içine düştüğü ideolojik ve baskıcı gidişatı gözler önüne sermektedir. “Türkiye’de Araştırma ve Eğitim Özgürlüğü” Uluslararası Çalışma Grubu (GIT), uluslararası kamuoyunun dikkatini Cihan Kırmızıgül davasının 9 Aralık 2011’de İstanbul’da yapılacak duruşmasına çekmektedir. Çalışma Grubu, 22 yaşındaki bu öğrenciye isnat edilen suçların mahkeme tarafından adil bir yargılama ve somut delillerle ortaya konmasını, aksi halde Kırmızıgül’ün derhal serbest bırakılmasını ve hakkındaki tüm iddiaların düşmesini talep etmekte ve bu doğrultuda, “Tutuklu Öğrencilerle Dayanışma İnisiyatifi” (TÖDİ) ile birlikte davanın takipçisi olmaktadır.

 

B.12. « Pınar Selek'e Fransa'dan destek », Radikal, 24.07.2012

 

Akademik araştırma ve eğitim özgürlüğü üzerine yoğunlaşan Fransa GIT İnisiyatifi Pınar Selek ’in 1 Ağustos’ta yapılacak yeni duruşması hakkında bir bildiri yayımlayıp, “Çoktan bitmiş, kapanmış bir dava olsa da 14 yıldır sürüyor” yorumu yaptı.

Selek’in PKK militanları üzerine çalışan bir akademisyenken ‘muhbir vatandaş’ görevini kabul etmediği için 14 yıl önceki Mısır Çarşısı patlamasının faili olarak gösterildiği belirtilen açıklamada, “Bu davanın kapanmış olması gerekiyordu, zira Pınar Selek ’i suçlayan kişi ifadesinin işkence altında alındığını belirtmiş ve kendisi de beraat etmişti. Bu davanın bitmiş olması gerekiyordu çünkü bilirkişi raporlarının hemen hemen hepsi patlamanın tüpgaz kaynaklı olduğuna işaret ediyordu. Bir iki tanesi ise patlamanın kaynağını belirleyememişti. Ve elbette bu davanın çoktan unutulmuş olması gerekiyordu zira patlama günü Pınar’ın orada olduğuna dair hiçbir delil, tanıklık yoktu” denildi. Mahkemenin de üç kez beraat kararı verdiği ancak her defasında Yargıtay’ın bu kararları bozduğu hatırlatılan açıklamada şu görüşlere yer verildi :

Pınar Selek davası bir insan hakları savunucusunu, bir bilim insanını sindirmek için sürdürülen bir davadır. İşte tam da bu yüzden artık Pınar Selek davası büyük ‘D’ ile yazılmalıdır. Aynen 120 yıl önce, yalancı şahitlerle, üretilmiş delillerle, hükümete bağımlı bir yargıyla, milliyetçi ve ırkçı kamuoyunun kışkırtılmasıyla bir devlet komplosu haline gelen Dreyfus davası gibi. Bu dava Pınar Selek ’in şahsını aşan bir davadır. Bu dava Türkiye ’de düşünce özgürlüğünün, araştırma özgürlüğünün, örgütlenme özgürlüğünün kısacası demokratikleşmenin davasıdır.

Türkiye, Avrupa ve dünya kamuoylarını Selek’in yanında dik durmaya davet ediyor, Türkiye ’deki temel hak ve özgürlükleri savunmaya çağırıyoruz. (GIT Fransa / http://www.gitfrance.fr)”

 

B.13. Büşra Ersanlı, “Ağırlaştırılmış ileri demokratik eza”, Radikal, 10.06.2012

 

28 Ekim 2011’de gözaltına alındığım andan itibaren esas suçlamanın, BDP Parti Meclis üyeliğim ve tam zamanlı üniversite üyeliğimden arda kalan zamanımı parti faaliyetlerine vermem olduğunu, hemen anlamıştım. BDP ’nin kadınlarının siyasete katılım oranı ve yerel yönetimlerdeki başarı oranı artarken, bu duruma karşı duyulan “kızgınlık”, bana karşı da karalama olarak ortaya çıktı. 
“Keceke” denen iddianamenin ve dava dosyasının 50. klasörünün benimle ilgili ana fikri, benim PKK talimatlarını ve Abdullah Öcalan ’ın görüşme notlarındaki talimatlarını, bir “yönetici” sıfatıyla yerine getirmem ve bu konuda “yoğun gayret sarf etmem” olarak görünüyor. Yani PKK yerine BDP olarak düşünmemiz lazım, çünkü PKK üyeliği/yöneticiliği ile ilgili herhangi bir delil yok. Olması da imkansız zaten. Evde bulunan onlarca, yüzlerce toplantı (akademi ve parti eşit ağırlıkta bile değil çünkü akademik alanlar çok fazla yer kaplıyor hayatımda) ve toplantılarda aldığım notlar, derdest edilip çok “eşsiz” kanaatler ortaya konmuş. 
Örneğin büyük çoğunluğunu okumadığım ve internet adresime de gelmemiş olan Öcalan görüşme notları alt alta sıralanmış: Bu notlarda yeni Anayasa yapımı ve demokratikleşme konusunda “öneriler” bulunuyor. Ben de yeni Anayasa için BDP Anayasa Komisyonundayım, demek ki talimat alıyorum. Yani demokrasiden bahseden bir Öcalan görüşmesi varsa eğer, benim ve hepimizin hapisten kurtulmak için organik, totaliter bir polis devletini şiddetle savunmamız gerekecek. 



Bu da ne mümkün!

Demek ki, BDP ’li hapiste beklesin. Taa ki biz (iktidar) yerel yönetimlerini ve demokratikleşmeyi postmodern bir yeni tekno-vesayet altında garantileyene kadar. 
Emniyet diyor ki, “2002-2012 yılları arasında defaatle ülkemizden yurtdışına giriş çıkış yaptığınız tespit edilmiş olup; PKK terör örgütü ve KCK /TM faaliyetleriniz çerçevesinde yurtdışında faaliyet gösterdiğiniz değerlendirilmektedir” (Klasör 50 s.14). Yani Marmara Üniversitesi’nden tüm izin dilekçelerini takip etmeye gerek yok, onlara göre faaliyetim belli. 


390-391 sayılı dokümandan şu sonuç çıkmış: “… Kürt halkının taleplerinde haklı olduğunun anlatılmaya çalışıldığı, bu nedenle PKK /Kongra-Gel terör örgütünü de bir nevi haklı gördüğü anlaşılmıştır.” Allah Allah! Hem “yönetici” yapılıyorsun hem de bir nevi haklı görüyorsun. Tam haklı görsen ne olacak kim bilir? 


Bir telefon görüşmem de Emek Özgürlük Demokrasi Bloku’nun önemini anlatmam için beni Roj TV ’ye davet eden Baki Gül ile. Kendisine Blok’u desteklemek için “gelmek isterdim ama gelemiyorum” diye cevap veriyorum. O da “Bir dahaki sefere” diyor. Beni defaatle davet etmiş ve sadece telefondan tanıdığım Baki’ye “İnşallah, inşallah Baki” diyorum. Çıkan sonuç: “ BDP ’nin öncülüğünde sözde ‘demokratik anayasa ’ hazırlama faaliyetlerine başlandığı, bu kapsamda çeşitli çevrenin katılımı ile sempozyumların düzenlendiği tespit edilmiş, Büşra Ersanlı’nın da Abdullah Öcalan ve üst düzey örgüt mensuplarının talimatları doğrultusunda sözde demokratik anayasa faaliyetleri içerisinde bilerek ve isteyerek görev almak istediğini, ‘İnşallah, inşallah Baki’ şeklindeki ifadelerle açıkça beyan ettiği tarafımızdan tespit edilmiştir” (Klasör 50, s. 365-366). 


“Özde” bir anayasa yapılırken benim sadece “sözde” anayasa faaliyeti içinde bulunmam, bu yolda Emek Özgürlük Demokrasi Bloku’nu desteklemem, “İnşallah, inşallah” sözleriyle her şeyi alt üst edip 8 aydır cezaevinde bulunmam, silahlı terör örgütü üyesi olarak hapishane kayıtlarına geçmem, sonra iddianameyle yöneticiliğe “terfi ettirilmem”, Türkiye ’de en hazin mizah örneklerinden biri olsa gerek. Çünkü bu “suçlarım”, “inşallah inşallah” ibareleriyle sübut etmiş. İşte ağırlaştırılmış ileri demokratik ezaya giden yol. 


2400 sayfalık iddianamede şahsıma ait alan 27 sayfadır. Dava dosyasının 582 sayfalık 50. klasörü tamamen bana ait, 400 sayfasını tasnif ettim. Öncelikle tümünün ifade özgürlüğü kapsamında olduğu açık seçik görülüyor. Neler var? İki dosyaya ayırdım. Birincisi “akademik ağırlıklı”, ikincisi “telefon görüşmeleri, resmi ve ayrıca çok şahsi notlar.” 



Akademik ağırlıklı

TESEV yerelleşme projesi danışmanlığım çerçevesinde 18 Ekim 2011 toplantı belge ve notları, içinde İspanya Anayasasının yerelleşme ile ilgili bölümü de var. (85 sayfa) 


Journal of South East Europe 2011 Şubat ayında yayınlanmış olan makalemizin son taslak metni. (Çevirisi Türkçe yayında) İletişim yayınları. (36 sayfa)

Eğitim-Sen’in düzenlediği uluslararası katılımlı toplantıda (Anadil Sempozyumu 30-31 Mayıs 2009) verdiğim bildirinin bir kısmı. (5 sayfa) 


Dr. Ali Bayram’ın yönettiği Akademik Araştırmalar adlı dergide yayınlanmak üzere hakem olarak bana verilen bir İngilizce makalenin bir kısmı. (7 sayfa) 


Koç Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümüne sunulan jüri üyesi olduğum Avrasyacılık ile ilgili yüksek lisans tezi, Ebru Eren’e ait. (5 sayfa) 


2001’de Mersin ’de toplanan Helsinki Yurttaşlar Derneği Çokkültürlülükle ilgili toplantıya sunulmuş bir bildiri metni. (Bana ait değil) (16 sayfa) 


2005-2011 arasında katıldığım çeşitli yerellikle ilgili ve Anayasa ile ilgili hem akademik hem BDP ’nin düzenlediği toplantılar. (37 sayfa) 


KA-DER Siyaset Okulu Tunceli Programı ve belgeleri (10 sayfa) 



Telefon görüşmeleri, resmi ve ayrıca çok şahsi notlar

Seçilmiş 21 telefon görüşmesi kaydı. Bazılarının üç, bazılarının 5 kez tekrarı. (87 sayfa) 


Berlin’de Ağustos 2010 tarihinde yeğenim Yıldız Göney’i ziyaretimde gezi/müze notları ve özel hayata ait notlar ve fotokopileri. (15 sayfa) 


Telefon sim kartımdaki adres/isim listesi. (15 sayfa) 


Tutukluluk devam yazıları, avukat vekaletnamesi ve avukatlarımdan birinin itiraz dilekçesi. (19 sayfa) 


Bana ait olmayan, iki kişinin telefon sim kart listeleri (9 sayfa) 


Bilgisayarımın hard diskinde bulunduğu iddia edilen ilgisiz iki telefon görüşme kaydı. Zeynep ve Savaş adlı kişilere ait. (11 sayfa) 


“Yakalama” ve “el koyma” tutanakları. (18 sayfa) 


Adli Tıp gidiş geliş rapor kaydı. (16 sayfa) 
Bu ayrıştırdığım iki ayrı sınıflandırma 400 sayfayı buluyor. 



Kalan 182 sayfada da şunlar var

Telefon görüşmeleri (21 tane aynen) 


El yazısı notlarım, belge numaraları ve içerik analizleri ve tümünü, “ PKK talimatlarına” bağlayan “eşsiz” suçlama kanaatleri 


Emniyet soruları 


Bazı BDP Parti Meclisi toplantı ve görev metinleri 


 

Keceke iddianamesi ve dava dosyasının 50. klasöründe nefretle, düşman gibi suçlamak için büyük bir gayret sarf edildiği, hepsinin emniyet, bulgu ve yorumları olduğu, düşünce ve bilimsel özgürlüğümün tamamen ihlal edildiği gibi, bağlamlarından koparılmış onlarca toplantı notlarımın birbirine karıştırılma suretiyle mesleğime ve şahsıma hakaret anlamını taşıdığı açık. Bu denli büyük bir haksızlığa rağmen bende oluşmayan düşmanlık duygusunun iddianame kanaatlerinde nasıl biriktirilmiş olduğu hâlâ merak konusu!

 

B.14. Hamit Bozarslan, Yves Déloye, Vincent Duclert, etc.., « Le grand enfermement des libertés en Turquie », Le Monde, 04.07.2012 (texte original)

 

Alors que la Turquie affiche un taux de croissance qui fait rêver le reste du monde, dû à la longévité du gouvernement issu du parti islamo-conservateur AKP –, l'envers de ce tableau devient alarmant : un pouvoir hégémonique exerce une répression judiciaire toujours accrue sur les universitaires, chercheurs, éditeurs, étudiants et journalistes. Des vagues d'arrestations massives font régner la peur dans tous les milieux démocrates. La justice maintient des mois ou des années les prévenus sur la base d'accusations inexistantes, puis organise comme à Istanbul lundi un immense procès politique (193 accusés) destiné à briser le mouvement kurde civil et ses soutiens intellectuels.

Dans ce contexte, les libertés de recherche et d'enseignement sont particulièrement atteintes. Le cas le plus flagrant est celui de Büşra Ersanlı :

professeure de science politique à l'Université de Marmara, membre du parti légal kurde BDP qui siège au Parlement, elle a été arrêtée le 28 octobre 2011 et doit être jugée dans le cadre de ce procès (dit "KCK"). Alors qu'elle est accusée de "diriger une organisation terroriste", son acte d'accusation ne fait qu'inventorier les activités ordinaires de n'importe quel chercheur : déplacements scientifiques à l'étranger, conversations téléphoniques avec des journalistes, études comparatives sur différentes constitutions européennes ou articles parus dans des journaux scientifiques. Ce genre d'accusations kafkaïennes est dirigé contre des milliers d'étudiants au sort également très préoccupant. Selon le récent rapport de l'Initiative de solidarité avec les étudiants détenus en Turquie (TODI), 771 étudiants se trouvent actuellement en détention, dont une large majorité est membre de l'organisation de jeunesse du BDP. Parmi eux, figure une autre Büşra, 22 ans, étudiante en science politique, qui dans ses lettres de prison souligne l'absurdité des accusations dont elle fait l'objet : des chansons en kurde trouvées dans son ordinateur, sa participation aux diverses manifestations et conférences de presse, etc. Comme elle, des centaines de jeunes gens se voient interdire d'étudier, soit qu'ils subissent de longues détentions préventives, soit qu'ils fassent l'objet des enquêtes disciplinaires menant souvent à leur exclusion des universités.

Selon la même logique, des dizaines de journalistes et d'éditeurs sont détenus

pour avoir enquêté et publié comme leur profession les y engage. Posséder un ouvrage de sciences sociales devient en soi une preuve dans les actes d'accusation, rappelant les années de la dictature militaire. Comment se fait-il alors que des actes aussi ordinaires puissent être associés au crime de terrorisme ? La modification de la loi anti-terreur en 2006 a banalisé la définition du terrorisme de manière à ce qu'elle couvre la moitié des crimes énumérés dans le code pénal. Ainsi, selon l'Associated Press, un tiers des détenus accusés de terrorisme dans le monde entier se trouve dans les prisons turques. Rien d'étonnant à cela, puisque la nouvelle loi, au lieu d'établir un lien avec l'action armée, permet de criminaliser de simples actes d'expression publique. La participation à la marche des femmes du 8 Mars ou au défilé du 1er Mai devient ainsi une preuve d'affiliation au terrorisme dès lors qu'une organisation illégale a fait appel à y contribuer.

Dans le domaine de la recherche, des menaces systématiques sont exercées sur la liberté des universitaires et des chercheurs. Un rapport du Groupe international de travail sur la liberté de recherche et d'enseignement (GIT Branche Turquie) établit de nombreux cas récents d'étouffement de cette liberté. Selon ce même rapport, les chercheurs qui travaillent sur des sujets et des terrains sensibles font l'objet d'intimidation et peuvent voir leurs activités passer sous le coup de la loi anti-terreur. La mainmise du gouvernement sur la recherche est d'ailleurs attestée par la modification du statut du TUBITAK, l'équivalent du CNRS en Turquie, qui a perdu toute son autonomie – le numéro spécial de la revue de cette institution consacré à Darwin et à l'évolution a été ainsi censuré en 2009. En découle toute une nouvelle définition de la "terreur", menée sans armes ni violence ni intention. En conséquence, la population carcérale a augmenté de 250 % en huit ans, et sur ce chiffre, la part de la détention préventive s'élève désormais à 40 %. Comme l'ont montré les récentes émeutes carcérales à Urfa, la surpopulation des prisons constitue elle-même une manière de punir les détenus. Et l'Association des droits de l'homme en Turquie a recensé des centaines de cas de torture et de traitements dégradants commis au sein des prisons pour la seule année 2011.

Toutes ces atteintes aux libertés, associées aux décisions judiciaires arbitraires, dévoilent les aspects autoritaires du gouvernement AKP et expliquent les raisons pour lesquelles la société civile turque s'inquiète de son avenir. Les milieux diplomatiques et les médias internationaux qui s'empressent de déclarer que la Turquie du premier ministre Erdoğan est un pays modèle pour le Moyen Orient, pour sa stabilité politique et sa croissance économique, ferment les yeux sur le viol des libertés publiques, politiques et intellectuelles. On est loin de la démocratisation dont l'AKP s'était fait le héraut il y a 10 ans. Plutôt que de s'attaquer à l'appareil répressif de l'Etat hérité de la dictature militaire, il l'a repris à son propre compte et le dirige aujourd'hui contre tous les dissidents. Parmi eux, les chercheurs, les journalistes, les étudiants qui paient un lourd tribut au maintien d'un espoir démocratique. La voie de la liberté est de plus en plus étroite en Turquie. L'Europe doit en prendre conscience de toute urgence.

 

İlk imzacılar :

Samim Akgönül, enseignant-chercheur à l'Université de Strasbourg-CNRS ; Salih Akin, maître de conférences à l'Université de Rouen ; Janine Altounian, essayiste, traductrice, membre fondateur d'AIRCRIGE ; Marie-Laure Basilien Gainche, maître de conférences à l'Université Paris 3 Sorbonne Nouvelle ; Jean-François Bayart, directeur de recherche au CNRS/Sciences-Po Paris ; Annette Becker, professeure à l'Université de Paris Ouest ; Avner Ben-Amos, professeur à l'Université de Tel Aviv ; Faruk Bilici, professeur à l'INALCO ; Matthias Bjornlund, chercheur au Danish Institute for Study Abroad ; Olivier Bouquet, maître de conférences à l'Université de Nice ; Hamit Bozarslan, directeur d'études à l'EHESS ; Jean-Paul Burdy, maître de conférences à l'Institut d'études politiques de Grenoble ; Lieven De Cauter, professeur au Mediaschool Rits de Bruxelles, Christophe Charle, professeur à l'Université de Paris 1-Panthéon Sorbonne ; Dominique Colas, professeur à Sciences-Po Paris ; Etienne Copeaux, historien de la Turquie ; Philippe Corcuff, maître de conférences à l'Institut d'études politiques de Lyon ; Yves Déloye, professeur à Sciences-Po Bordeaux et à l'Université Paris 1 Panthéon-Sorbonne, secrétaire général de l'Association française de science politique ; Gilles Dorronsoro, professeur à l'Université de Paris 1-Panthéon Sorbonne ; Vincent Duclert, professeur agrégé à l'EHESS et à Columbia University-Paris ; Deborah Dultzin, Universidad Nacional Autonoma de Mexico ; Ragip Ege, professeur à l'université de Strasbourg ; JeanLouis Fabiani, directeur d'études à l'EHESS ; Sylvie Gangloff, chargée de cours à l'INALCO ; François Georgeon, directeur de recherche au CNRS, ; Catherine Goldstein, directrice de recherche à l'Institut Jussieu ; Nilüfer Göle, directrice d'études à l'EHESS ; Diana Gonzalez, enseignante à Sciences-Po Paris ; Benjamin Gourisse, postdoctorant de l'Université de Paris 1-Panthéon Sorbonne; André Grelon, directeur d'études à l'EHESS ; Gérard Groc, chercheur associé à l'IREMAN/CNRS ; Erdal Kaynar, postdoctorant de l'EHESS ; Ali Kazanciğil, codirecteur de la revue Anatoli ; Raymond Kévorkian, professeur à l'Institut français de Géopolitique ; Hans-Lukas Kieser, professeur à l'Université de Zurich ; Michèle Lardy, maître de conférences à l'Université de Paris 1-Panthéon Sorbonne ; Gulçin Erdi Lelandais, Marie Curie Fellow University of Warwick ; Henri Lombardi, CNRS Lab Besançon ; Hélène Piralian-Simonyan, psychanalyste et membre fondateur de l'AIRCRIGE ; Claire Mauss-Copeaux, chargée de recherches au CNRS ; Claire Mouradian, directrice de recherche au CNRS ; Veli Pehlivan, doctorante à l'EHESS ; Jean-François Pérouse, maître de conférences à l'Université de Toulouse-II ; Dalita Roger-Hacyan, maître de

conférences à l'Université de Paris 1 Panthéon-Sorbonne ; Monique de Saint Martin, directrice d'études à l'EHESS ; Emine Sarikartal, doctorante à l'université de Paris-Ouest ; Inan Sevinç, doctorant et assistant à l'Université de Strasbourg ; Roger W. Smith, professeur émérite au College of William and Mary (Williamsburg, Virginie), ancien président de l'International Association of Genocide Scholars ; Emmanuel Szurek, doctorant à l'EHESS ; Ferhat Taylan, doctorant à l'université de Bordeaux ; Lucette Valensi, directrice d'études à l'EHESS ; Murat Yildizoglu, professeur à l'université de Bordeaux,

signataires de la Déclaration inaugurale du Groupe international de travail (http://www.gitfrance.fr/) "Liberté de recherche et d'enseignement en Turquie"  

 

B.15. “Türkiye sadece Türkiye değildir” – Özgün Özçer, Taraf, 10.07.2012 

 

Le Monde bildirisine imza atan tarihçi Copeaux: “Avrupa’ya girecek bir Türkiye beni de ilgilendirir.”

 

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Paris ziyaretinden önce 50’nin üzerinde Türkiye uzmanı Fransız akademisyen ve aydın Le Monde gazetesinde AKP hükümetini “askerî diktatörlük dönemi” yöntemlerini kullanmakla eleştiren ve kınayan bir çağrı yayımlattı. Fransız ve Fransa’da çalışan Türk akademisyenler, sekiz ayı aşkın süredir KCK’dan tutuklu olan Marmara Üniversitesi öğretim görevlisi Prof. Dr. Büşra Ersanlı için de dayanışma mesajı iletti.

Çağrıyı imzalayanlardan biri de Türkiye’de tarih ve siyaset bilimi öğrencilerinin adeta el kitabı olan Türk Tarih Tezinden Türk-İslam Sentezine araştırmasının yazarı Fransız tarihçi Etienne Copeaux’ydu. Türkiye’yi çok sevdiğini dile getiren ve “orası benim ikinci memleketim” diyen Copeaux, “Bizi bizden bile daha iyi tanıyan yabancılar”dan biri. Lyon’da Ortadoğu ve Akdeniz Etütleri’nde araştırmacılık yapan Copeaux’nun, internet üzerinde Susam Sokak adlı, Türkiye’de olup bitenlerle ilgili siyasi görüşlerini yazdığı bir blogu var...

Taraf ’a, meslektaşı ve yakın dostu Büşra Ersanlı tutuklandığında adeta çılgına döndüğünü anlatan Copeaux, o anda bir şeyler yapması gerektiğinin farkına vardığını söyledi. Copeaux, Davutoğlu’nun Paris dönüşü, yani çağrıları yayımlandıktan sonraki “Yargıya müdahale edemem” açıklaması için de “Tipik bir siyasetçi cevabı, polisi de mi kontrol edemiyorlar?” dedi.

Çağrıyı neden imzaladı

Etienne Copeaux’nun açıklamaları şöyle:

“Çağrıyı, çağdaş Türkiye tarihi uzmanı bir araştırmacı olarak imzaladım. Bundan 20 yıl önce araştırmalarıma, tarih kitaplarında tarih anlatısını, Atatürk döneminde tarihin ‘üretimini’ ve – Büşra Hoca’nın izinden giderek– ders kitaplarındaki milliyetçi ideolojileri inceleyerek başladım. Çalışmamı çok bilimsel bir şekilde, şahsi görüşümü katmadan sürdürdüm ama şu da açıktı ki bunu milliyetçiliği eleştirmeden, bir tarih anlatısında ideolojiyi ortaya çıkarmak isteyenlere gerekli araçlar sunmadan da yapamazdım. Milliyetçilik felaket ve savaş taşıyıcısıdır –bakınız Yugoslavya– ve milliyetçilik kelimesine Türkiye’de olumlu bir değer yüklü olduğunu çok iyi biliyorum. Bununla bilimsel bir tez yapsam bile bir bakıma taraf olduğumu ve bunun da bilincinde olduğumu söylemek istiyorum. Yoksa ne bileyim, seslerin harmonisi veya 18. yüzyıldaki Türk mutfağı hakkında bir tez yazardım! Son zamanlarda 90’lı yıllar üzerine bir araştırma yapıyorum. Mısır Çarşısı olaylarına baktığımda Pınar Selek’in üç kez beraat olmasına rağmen hala bazı sıkıntıları olduğunu öğrenince adeta isyan ettim.

O zaman vicdani açıdan araştırmalarımı sanki hiçbir şey olmuyormuş, böcekler inceliyormuş gibi sürdürmemin mümkün olmadığını hissettim.

Peki neden Türk meseleleriyle ilgili taraf oluyorum derseniz; çünkü bu ‘Türk meseleleri’ yalnızca Türkiye’yi ilgilendirmiyor. Türkiye bir Avrupa ülkesi olabilir, o yüzden beni de ilgilendiriyor. Beni ayrıca bir insan olarak ve bazı tutuklu kişilerin (Büşra) dostu ve yakını olarak da ilgilendiriyor. Türkiye güçlü bir aşırı sağa sahip, kapitalist ve liberal ülke ‘modelini’ temsil ettiği ve bu modelin kopyalanabileceği (Macaristan’daki gibi) için de beni ilgilendiriyor. Türkiye’de egemen olan bazı siyasi kültür unsurları burada, Fransa’da bile ilerlemekte. Bu baskıcı ultra-liberal “modeli” istemiyorum; bu model nerede varsa onun analizinin yapılmasının, ifşa edilmesinin ve kınanmasının gerektiğini düşünüyorum.

Son olarak Türkiye’yi ve Türkleri sevdiğim için de beni ilgilendiriyor; Türkiye kişiliğimin bir parçası; orada yaşadım, her köşesini gördüm, benim neredeyse ikinci memleketim [Copeaux, memleket kelimesini Türkçe kullanıyor]. Türk dostlarımın 30 yıldır süren ağır bir savaşın yaşanmadığı bir demokrasi ortamında yaşayabilmelerini dilediğim için beni ilgilendiriyor –biz bunu Cezayir’den bildiğimiz için ne demek olduğunu anlıyoruz. Ve inanın kendi ülkem, yani Fransa için de aynı derecede talepkarım; tarih profesörü olarak mesleğimi yaparken, Fransız ders kitaplarındaki anlatılarda da, Türk ders kitaplarındaki anlatı kadar talepkarım.

Buna siyasi tavır almak diyebilirsiniz ama esasen bir araştırmacı olarak tavır alıyorum, bir başka deyişle konuyu, sorunların tarihe kök salışını bilen, dilini konuşan bir kişi olarak. Yaptığım araştırmalar günümüzü aydınlatabilecek nitelikte, çünkü ‘şimdiki zaman’ 1923’e kadar uzanıyor, hatta 1915’e kadar değilse.

Pınar Selek olayıyla birlikte tavır alma ihtiyacını hissettim ama zaten çok uzun süredir bir rahatsızlık duygusu vardı içimde; İsmail Beşikçi’nin veya Yaşar Kemal’in durumlarını düşündüğümde. Fakat ardından Büşra tutuklanınca çılgına döndüm. Sanki bir savaş alanındaymışız da hedefi giderek size doğru doğrultuyorlarmış gibi. Şu an başkaları için de endişe duyuyorum.

Aldığım tavır öğretim görevlilerinin ve başka aydınların tutuklu olmasıyla ilgili değil. Elbette, bahsettiğim benim çevrem; ama Türkiye’deki yüzlerce veya binlerce düşünce mahkumu, hukuk dışı infazlar ve baskıdan kaçmak için sürgüne gitmeye mecbur kalanlar da beni o kadar –hatta daha fazla– isyan ettiriyor.

Sayın Davutoğlu’nun görüşüne ise saygı duyuyorum ama maalesef bir siyasetçiden beklenilen bir cevaptan öte değil. Bu siyasetçilerin ‘Ama beyefendi, biz demokratik bir devletiz, bir hukuk devletiyiz, güçler ayrılığı diye bir şey var ve yargının olduğu yerde bir hükümet üyesinin müdahalesi olamaz’ diye açıkça beyan etmek yerine, artık klasikleşmiş kaçamak cevabı. O kadar kullanılmış bir bakış açısı ki!!! Fransa dahil, tüm ülkelerde devletin yargıyı nasıl manipüle ettiğini fazlasıyla iyi biliyoruz. Ayrıca Sayın Davutoğlu bir konuda yanılıyor: Dediği gibi yargı bağımsızdır, ancak tüm ülkelerde polis seçilenlere bağlıdır; tutuklamalar, gözaltında tutulmalar, gözaltı koşulları, işkence ve şiddete başvurulması, sorgulamaların yapıldığı koşullar, tüm bunlar ya emniyet hiyerarşisine, dolayısıyla İçişleri Bakanlığı’na, ya da ceza infaz kurumlarına bağlı (yani yargıçlara değil). Bir hukuk devletinde halk tüm bu kurumları kontrol etmeye muktedir. Şayet böyle değilse, Türkiye ve tabii Türkler için durum çok vahim demektir.”

 

B.16. Melek Ulagay Taylan, « Tahliye », Bianet, 17.07.2012

 

Bizim arkadaşları görünce hemen soruyor: “Büşra Hoca’ya mı geldiniz?”
Bizimkiler “evet” deyince tahliyelere ne kadar çok sevindiğini anlatıyor. Konuşa konuşa Silivri’ye geliyorlar, genç adam parası olduğunu, hemen bir otobüse bineceğini heyecanla anlatıp, arkadaşlarla sarılıp onları öperek ayrılıyor.
Saat 21.00′de hava kararmaya başlıyor. Kürtler ufaktan türkülerle halaya duruyorlar. Türküler çok hüzünlü ve çok güzel. Kadınların başladığı halaya az sonra erkekler de katılıyor.

Serinlikle birlikte herkes diriliyor, daha on saat bekleyecek olsak, bekleriz. Bir Kürt ana endişeli bir yüzle yanıma yaklaşıyor, tahliye olacak oğlunu bekliyor. “Sakın vazgeçmeye kalkmasınlar” diyor. “Olmaz öyle şey” diyorum ama gözlerindeki endişe yok olmuyor.

Bekleyenler, tahliye olanlar için seviniyor, ama herkesinki buruk bir sevinç.
İçeride kalanlar ne olacak? Bundan sonraki duruşma 9 Ekim’de. İki buçuk ay!
Kadınlar daha önce kaldıkları Bakırköy Tutukevi’ne geri dönecekler. Orası kampüs değil, cezaevi. Bu sırada Bakırköy’de tutuklu bir BDP’linin (Barış ve Demokrasi Partisi) ablası arıyor beni Mersin’den. “Gözünüz aydın” diyor, ama onun kardeşi halen tutuklu. Hemen oracıkta karar veriyorum, bundan sonra kardeşinin ziyaretçisi ben olacağım.

Karanlık iyice bastırıyor. Kapıya yaklaşan her otomobilin farları uzaktan göründüğünde kalabalık dalgalanıyor. İki tane ambülans siren çalarak içeriye giriyor. Havada yine bir endişe. Saat 22:15′te medyacıların bütün ışıkları yanıyor ve “geldiler” çığlığı ile birlikte zılgıt ve alkış sesleri arasında minibüsten inmeye başlıyorlar.

Medyacılar Prof. Ersanlı’nın görüntüsünü alabilmek için birbirilerini ve herkesi ezerek saldırıya geçiyor. Simge isim olduğu için bütün ilgi ona.
Büşra Ersanlı, izdihamdan hafif şaşkın, gülümsemeye çalışıyor. Eski arkadaşları onu medyanın saldırısından korumaya çalışarak, arabaya bindiriyorlar.

Yanıma oturuyor ve kafasını omuzuma dayıyor, ağzından çıkan ilk sözcükler “zor, çok zor, demir kapılar kapandı, onlar orada kaldılar” oluyor. Arkadaşlarını geride bırakmış olmanın ezikliği içinde.

 

B.17. Galatasaray Üniversitesi çalışanları’ndan Basına ve Kamuoyuna Duyuru, 21 Eylül 2012

 

Galatasaray Üniversitesi’nde son zamanlarda art arta gerçekleşen vahim akademik özgürlük ihlalleri üzerine duyduğumuz rahatsızlığı kamuoyuyla paylaşma gereği hissediyoruz.

İsveç ve Türkiye’de benzer alanlarda deneyimli kadınlar ile kadın kurumlarını buluşturmak, ekonomik ve politik katılım, eşitsizlik, şiddetle mücadele ve kadın-erkek eşitliğinin inşası pratiklerine dayalı somut deneyimleri paylaşmak amacıyla Filmmor, GSÜ-MEDİAR, KADER ve Mor Çatı tarafından düzenlenen ve 5-6 Ekim'de üniversitede yapılacağı duyurulan ‘Cinsiyet Eşitliğinin İnşası, İsveç-Türkiye Deneyimleri Konferansı’ programı ve katılımcıları üniversite rektörlüğüne çok önceden bildirildi ve rektörlük tarafından onaylandı. Üniversite Rektörlüğü 17 Eylül 2012 tarihinde Sebahat Tuncel’in konferans katılımcıları arasından çıkarılmasını talep etti, aksi halde konferansın iptal edileceğini bildirdi. Konferans düzenleme komitesi kararın ayrımcılık içerdiğine dikkat çekerek Sebahat Tuncel’i program dışı bırakmayı kabul etmediği için Rektörlük konferansa yer tahsisi konusundaki iznini iptal etti.

Toplumsal Araştırmalar Merkezi bünyesinde Adalet Bakanlığı’nın izni ile yürütülen « Türkiye’de Kadın Suçluluğu ve Cezaevinde Kadın Olmak » konulu araştırma projesi kapsamında Toplumsal Araştırmalar Merkezi ve Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği tarafından Doğuş, Bilgi, Maltepe ve Sabancı Üniversitelerinin, Meclis’te gurubu bulunan siyasi partilerin, cezaevi üzerine çalışan sivil toplum örgütlerinin ve medya temsilcilerinin de katılımıyla 3-4 Ekim 2012 tarihlerinde düzenlenmesi planlanan ve izni aylar önce alınan ‘Ceza İnfaz Kurumlarının Yönetiminde Sivil Toplumun ve Üniversitelerin Rolü"2 konulu toplantı Üniversite Rektörlüğü’nün 6 Eylül 2012 tarihinde Prof. Dr. Ahmet İnsel, Prof. Dr. Turgut Tarhanlı, Prof. Dr. Yasemin İnceoğlu, ve Doç. Dr. Levent Korkut’tan oluşan oturum başkanlarının değiştirilmesi talebi ve bu talep yerine getirilmediği taktirde toplantının yapılmasına izin verilmeyeceği yönündeki beyanı üzerine iptal edildi.

Bundan birkaç ay önce ise, Merkezi Londra’da bulunan Demokratik Gelişim Enstitüsü (DPI) 28 Nisan 2012 tarihinde yapılması öngörülen ‘Çatışmalarda Medyanın Rolü’ başlıklı kapalı toplantı için Galatasaray Üniversitesi’nden yer talep etti. Üniversite, çeşitli partilerden milletvekillerinin, akademisyenlerin, yazarların katılımcı olacağı toplantı için yer tahsis etmeyi kabul etti. Ancak Akit gazetesinin söz konusu toplantıyı ‘PKK toplantısı’ olarak lanse eden haberinden sonra Galatasaray Üniversitesi Rektörü gazeteyi arayarak toplantının ve DPI’nin bu bağlantısını bilmediğini ve toplantıya katılmayacağını bildirdi. Bunun üzerine düzenleyiciler tarafından toplantı yerinin değiştirilmesi kararlaştırıldı. Galatasaray Üniversitesi internet sitesinde toplantının üniversite kampüsünde yapılmasının söz konusu olmadığını belirten bir duyuru yayınlandı.

Biz Galatasaray Üniversitesi çalışanları olarak Rektörlük makamının üniversitede yapılması planlanan bu üç etkinlikteki keyfi ve ayrımcılık içeren tavrının akademik özgürlüğümüzü kısıtlayan bir nitelik taşıdığını düşünüyor ve idarenin bu tutumunu kınıyoruz. Çağdaş ve demokratik bir üniversite anlayışına yakışmayan bu tarz olayların tekrarlanmaması için üniversite idaresinin katılımcıların siyasi görüşü, etnik kimliği gibi unsurlardan hareketle bilimsel faaliyetlerimize müdahale etmekten bir an önce vazgeçmesini diliyoruz. Üniversitede özgür düşünceye ve farklı görüşlerin tartışılmasına, sadece bilimin ve üniversitenin değil, toplumun da ihtiyacı olduğunu hatırlatmak istiyoruz.

Akademik özgürlüklerimizden taviz vermeyeceğimizi ve bilimsel faaliyetlerimize gelecek her türlü engellemeye karşı kararlılıkla mücadele edeceğimizi belirtiriz.

Kamuoyuna saygıyla duyurulur.

Galatasaray Üniversitesi

Eğitim-sen İşyeri Temsilciliği

21 Eylül 2012

 

 

 

 

 

 

 

Partager cette page

Repost 0
Published by

Site De Git France (Groupe International De Travail)

L'initiative GIT

GIT France est la branche française du

Groupe de travail international (GIT)

« Liberté de recherche et d’enseignement en Turquie », une initiative internationale d’universitaires, de chercheurs, d’étudiants, de traducteurs et d’éditeurs née à Paris le 21 novembre 2011

 

sites d’nformations globales :

www.gitiniative.com

http://www.facebook.com/pages/GIT-Initiative/288505904533560?ref=ts

   

Branches du GIT dans de nombreux pays :

Branche en France : www.gitfrance.fr

info.gitfrance@gmail.com

Branche en Amérique du Nord : http://gitamerica.blogspot.com/

gitamerica@yahoo.com

 

Branche au Royaume-Uni : Dr. Cengiz Gunes (cgunes07@gmail.com); Dr. Derya Bayir (deryabayir@gmail.com); Dr. Prakash Shah ( prakash.shah@qmul.ac.uk); Dr. Kerem Oktem (kerem.oktem@sant.ac..uk)

 

Branche en Suisse :

info@sfst.ch 

 

Branche en Turquie :  http://gitturkiye.com/  

Dr. Zeynep Gambetti (zgambetti@gmail.com) ; Dr. Nesrin Uçarlar (nesrinucarlar@gmail.com)

 

Branche en Allemagne : http://gitgermany.wordpress.com/

gitgermany@yahoo.de

 

Branche en Grèce : Vasiliki Petsa (bisiapetsa@hotmail.com)

 

Branche en Italie : http://gititalia.wordpress.com/

git.italia@gmail.com

Recherche

Pour suivre l'actualité des libertés en Turquie

http://www.susam-sokak.fr/ (Blog d'Etienne Copeaux, historien de la Turquie)

http://istanbul.blog.lemonde.fr/ (Blog de Guillaume Perrier, correspondant du Monde en Turquie)

http://turquieeuropeenne.eu/ (site d'actualité et de traductions d'articles)

https://akgonul.wordpress.com/2011/12/ (Blog de Samim Agkönül, historien et politiste)

http://www.imprescriptible.fr/  (sur le génocide arménien)

(liste non exhaustive)

GITinitiative

 

 

Liens